Asrın fiyaskosu nasıl işleyecek?

Asrın fiyaskosu nasıl işleyecek?


Bir tuhaflık bilmem, dikkâtinizi çekiyor mu? Gerek tabiî, gerek beşerî durumlarda “büyük küçüğe değil; küçük büyüğe galebe çalıyor”. Çok yaygın paylaşılan bir değerlendirmeye göre “büyük balık küçük balığı” yutar. Yâni her zaman büyükler kazanır. Nihâi tahlilde bunun bir gösterge olmadığını düşünüyorum. Tam aksine, nihâî tahlilde küçüklerin üstün geldiğine ka’nîyim. Bir bakalım…

 

Dünyânın en ölümcül yaratığı ne Büyük Beyaz, ne Orca, ne Afrika Arslanı ne de Bengâl Kaplanıymış.. Kral Kobra diyenler de yanıldı.. Tabiatın en ölümcül yaratığı boyu 15 ilâ 20 santim arasında olan Kutu denizanasıymış. Kral Kobra soktuğunda insanın kurtulmak için ortalama 3 saati olabilirmiş. Ama Kutu denizanası sokarsa 5 dakikalık bir ömrünüz kalmış demekmiş. Bu da kesin ölüm demek oluyor. Bu zaman zarfında müdahale edilse bile, kalan zaman müdahalenin tesir göstermesine kâfi gelmeyecektir.

 

Mesele viral seviyeye indirildiğinde tablo daha da ağırlaşıyor. Gözle görünmeyen virüsler dev gibi bedenleri nasıl da çökertiyor değil mi? Virüs tonlarca ağırlığındaki bombaların yapamadığını yapabiliyor. 4 sene süren

 

II. Genel Savaş’ta toplam olarak 60 milyon kişinin hayâtını kaybettiği bildirilir. 1918’de başlayan ve 1920’de biten; kimilerine göre sâdece 18 ay devâm eden İspanyol gribi salgınında yaklaşık 100 milyon insanın öldüğü raporlanmıştır.

 

Batı dövüş sporlarında (?) güçler yarıştırılır. Boksta böyledir. Esas olan güçtür. Teknik donanım gücün hizmetindedir. Yâni tâlidir. İhtimâlleri şöyle kurup sıralayabiliriz: Teknik donanımı zayıf ama kas olarak iki güçlü rakip karşılaşırsa “daha” güçlü olan kazanacaktır. Eğer rakiplerden birisi, rakibinden kas gücü olarak “az miktarda” zayıf, lâkin teknik donanımı üstünse muhtemelen kazanacaktır. Zayıf olanın tekniği de zayıfsa kesin olarak kaybedecektir. Nihâyet, arada kas gücü farkı “çok” fazlaysa, zayıf olan teknik düzeyde istediği kadar üstün olsun kaybeder. Çünkü boks sporunun yapılandırılması, nihâyetinde güçlü olanın kazanmasına göre tasarlanmıştır. O sebeple gücün açığa çıkarılmasını ve mütemadiyen “itmesini, kakmasını ve vurmasını” ister.

 

Hâlbuki Uzakdoğu sporlarında tablo tam aksidir. Prensipler, güçsüzün güçlüye galebe çalmasına göre tanzim edilmiştir. Boks ne kadar analitik ise, misâl Aikido bir o kadar diyalektiktir. İlki vurur; diğeri ise asla vurmaz. İlkinde güç açığa çıkartılır ve kendisini tüketinceye kadar vurur. Gücün içinden gelen güçsüzlüğü; güçsüzlüğün içinden gelen gücü bilen diğerinde ise prensip karşı tarafça açığa çıkarılmış olan gücün üzerinde sörf yapmak sûretiyle kendisini tüketip, kendi kendisine yenilmesini sağlar.

 

Büyüklerin zaferlerinin birer Pirus zaferi olduğuna ka’niyim. Bir bakıma bu zaferler birer çırpınmadır aslında. Mutandan olmalarına bakmayalım. Neticede küçükler ve zayıf görünenler kazanır. Burada “görünenler” vurgusunun belirleyici olduğunu düşünüyorum. Bir bakımdan; gerek güç, gerek güçsüzlük birer görüntü veyâ algıdır. Ve de çoğu defa yanılgılıdır.

 

Meseleye biraz da siyâseten bakalım: II. Genel Savaş’ın muzaffer güçlerinden birisi; muhtemelen en büyüğü olan ABD’nin savaş sonrasındaki askerî sicili aslında çok kötüdür. Yenilmez ramada duygularıyla giriştiği Kore Savaşı ona gücünün sınırlarını gösterdi. Ama ABD bunu görmedi. Domuzlar Körfezi küçük bir ada olan Küba’dan yediği ağır bir şamardır. Bu da ABD’yi durdurmadı; kendinden emin bir şekilde girdiği Vietnam Savaşı’nda tam bir mağlûbiyet, hattâ hezimet yaşadı. ABD ordusunun II. Genel Savaş sonrası kazandığı en büyük zafer Saddam’ın ordusunu yenmesidir dersek; kaç Amerikalı bununla iftihar edebilecektir? Mike Tyson’ın bir tüy sıklet boksörünü dövüp, zafer sevinciyle havalara sıçraması gibi bir şey olmaz mı bu?

 

İsrâil’in serencâmında da bunu görüyoruz. İsrâil başlangıçta küçük görüldü. O zamanlarda, çok iyi hatırlıyorum, 1.5 milyon nüfusa sâhip olan İsrâil’in 80 Milyonluk Arap dünyâsı karşısında tutunamayacağını ve silineceğini söylerlerdi. Ama Araplar, İsrâil ile tutuştukları her savaşı kaybediyorlardı. Araplar İsrâil’i küçük görmenin bedelini çok, ama çok ağır ödediler.

 

Kazandığı zaferler zaman içinde İsrâil’i alabildiğine şımarttı. İsrâil “büyümek” istedi. İlk silleyi 2006’da Hizbullah’tan yediler. Psikolojik eşik kırıldı. Makara geri sarmaya başladı. Kendisini büyütme teşebbüsleri daha az güvenli yaşanan bir İsrâil’i doğurdu. Asrın Plânı İsrâil’in çıkmazıdır aslında. Filistinlileri yeraltında yaşatmak, “gömmek” istiyorlar. Bu bir acz; büyüme ihtirası içinde küçülmenin göstergesidir. Âkıbet; kaybedecekler…

Google+ WhatsApp