Asıl sorun patlıcan fiyatı değil, ahlâk erozyonu!

Asıl sorun patlıcan fiyatı değil, ahlâk erozyonu!


Asıl sorun patlıcan fiyatı değil, ahlâk erozyonu!

 

 

Tarihçi Âşık Paşazadenin “Tevarih-i Âli Osman” (Osmanlı Tarihi” isimli meşhur eserinde aktarılan bir  hikâyeyi anlatayım…

Devir, Sultan II. Murad devri… Artan savaş masrafları yüzünden hazine zayıflamış, gelirler azalmış, devlete âcil para lâzım…

Padişah, Sadrazam Çandarlı Halil Paşa’yı huzura çağırıyor. Meşhur “Cendereli”hanedanından gelen Halil Paşa, hem varlıklı, hem de eli açık…

“Sefer masarifati içün külliyetli miktarda akçe gerektür benum vezirum, vadesi geldükte iade etmek şartıyla bir miktar akçe viresun!” (Devlete para lazım, belli bir süre sonra ödemek üzere senden borç para istiyorum!)

Çandarlı Halil Paşa, düşünmüş, taşınmış, şu mealde bir cevap veriyor:

“Tedarük içün biraz vakit lâzım, kangi (hangi) miktar virebileceksem bugün, yarun arz iderum.” (Parayı toparlamak için biraz zaman lâzım, toparlar toparlamaz gelir verebileceğim kadarını veririm).

“Tamam” diyor Padişah, ayrılıyorlar.

Vüzeradan Fazlullah Paşa, Padişah’ın borç istediğini nasılsa duyuyor. Duyar duymaz da destur dileyip huzurda soluklanıyor:  

“Kul kısmından borç alınmaz!” diye âdeta çıkışıyor Padişah’a, “şevketlü Hünkârım, padişahlar borç akçe istemezler.”

Ardından devletin mali yapısını güçlendirmek için, yöneticiler tarafından genel olarak başvurulan kolay bir yol teklif ediyor: “Padişahlara hazine gerektür Hünkârım! Müsaade buyrulursa size hazine toplayalum.”

Sultan II. Murad, sakin sakin soruyor:

“Hazineyi nasıl toplayacaksun ey benum vezirum?”

Fazlullah Paşa cevap veriyor: “Ahali (halk) sayenüzde zengincedur, malları-mülkleri çokçadur. Bir yolunu bulup ellerunden almak münasiptur. Böylece hazine tedariki yapmış oluruz. Leşker gazadan geru kalmaz.” 

Anlayacağınız “Halk sayenizde zenginleşti, bir şekilde servetlerinin bir miktarını ellerinden alıp devlete gelir kaydedelim” diyor.

Sultan II. Murad, öfkeyle yerinden fırlıyor:

“Bre Fazlullah!” diye gürlüyor, “bu nasıl söz söylemektur? Bilmez misun kim bizum mülkümüzde üç helâl lokma var: Birincisi madenlerumuz, ikincisi vergiler, üçüncüsü harp ganimetleridur. Bizum leşkerumuz gaziler leşkeridur kim, kursaklaruna haram lokma girmez.”

Az soluklanıp devam ediyor:

“Şol padişah kim leşkerine haram lokma yedurur, ol leşker harami olur! Haraminin sebati yoktur. Bir küçük zorluk gördükte firara kadem basar. Biz leşkerumuze haram lokma yedurmezuz. Söyledüklerun duymaz olam!” 

Daha rahat anlaşılması için, imparatorluk Türkçesini, bugün kullanılan Cumhuriyet Türkçesine çevirmeye çalışalım:

“Öyle şey olmaz! Devletin helal geliri madenler, vergiler, bir de fethedilen bölgelerden elde edilen ganimetlerdir. Bunların dışındaki gelir helal olmaz. Bizim ordumuz gaziler ordusudur, ordumuza asla haram lokma yedirmeyiz. Çünkü haram yiyen ordu haramî, yani eşkıya olur. Eşkıya yüreksizdir. Zorluk görür görmez kaçar. Sözlerini duymamış olayım!

İşte böyle: Osmanlı insanı, hayatın “helal” olarak yaşanmasına dikkat ederlerdi. “Haram yiyen haramî olur” anlayışıyla “haram”a yaklaşmazlardı. “Para gelsin de nasıl gelirse gelsin” demezlerdi. Çünkü henüz “kapitalizm”le tanışmamışlar, “helâl” hassasiyetini kaybetmemişlerdi.

Biz, çoktandır, “Haram yiyen haramî olur” anlayışından kopuk yaşıyoruz. Bu yüzden ortalığı “kırk haramiler” götürüyor! Haramilerden bazıları da domates, biber, patlıcan fiyatlarıyla oynuyor!

Hikâyenin özü ve özeti budur!

 

yeni akit

Google+ WhatsApp