Arzular şelâle…

Arzular şelâle…


Arzular şelâle…

 

Târih bir “yeniden üretimler” zinciri. Hâdiseye ekonomi açısından bakıldığında “üretim” ve “tüketim” gibi iki farklı kavramla yüz yüze geliyoruz. Bu özünde analitik bir ayırımdır. Analitik ayırımların, bâzı farklılıkların farkına varmamızı sağlayan bir faydası var. Ama sıkıntı bu farklılıkları bağsızlığa veyâ ilişkisizliğe taşımakla ilişkili. Meselâ “üretim” kavramı ile “tüketim” kavramlarını ayrıştırmak sûretiyle ikisi arasındaki bütünlüklü ilişkiyi ihmâl etmeye başlıyoruz. Basit bir şekilde ifâde edecek olursak, zannediyoruz ki “evvelâ” üretiyor; daha “sonra” da tüketiyoruz. Hâlbuki diyalektik bakış bunun tersini düşündürüyor. Üretim ve tüketim kavramları aslında “yeniden üretim” denilen; içine ekonmiden çok daha fazlasını alan kapsamlı bir sürecin iki farklı yüzü. Yâni aslında üretirken de tüketirken de yaptığımız şey, “yeniden üretim”den başka bir şey değil. Biraz daha somut ortaya koyalım: Tüketirken aslında yeniden üretiyoruz.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Üretim ve tüketim fetişizmi, yeniden “üretim”i ıskalayan bakışa eklemleniyor.Üniversite senelerimde rastladığım devrimci-sosyalist arkadaşların söylemindeki bir tuhaflık dikkâtimi çekiyordu. Söylemleri üretim fetişizmiyle yüklüydü.. Sosyalist modeli en etkili üretim artışını sağlayacak olması sebebiyle savunuyorlardı. “Sosyalist kalkınma” ; çok sık duyduğumuz bir kavramdı. Tüten fabrika bacaları, verimi sembolize eden başaklar sosyalist posterleri süslüyordu. Buraya kadar tamam. Ama bırakın cevâbının verilmesini, sorulması bile düşünülmeyen bir suâl vardı: Tutalım ki bu büyük üretim artışını sağladık; onu nasıl tüketecektik? Devrimci arkadaşların bu konuda son derecede perhizkâr bir bakışları olduğu tutum ve davranışlarından çok berrak anlaşılıyordu. Zihinlerinde apayrı ve karanlık bir alana ittikleri “tüketim” onları çok korkutuyordu. Onu, baskılanması gereken, devrimciliğe yakışmayan bir “günah” olarak görüyorlardı. Biraz zevk geliştiren ve bu zevke âit talepleri olanlara, “Bırak şu küçük burjuva” özentilerini “ diye başlayan uzun bir nutuk atılırdı. Devrimci olmanın ıspatı, fakir, derbeder, kaba saba bir hayâta sâhip olmaktı. Özentinin baskılanması hayâtı horlamaya dönüşen bir özensizlik olarak tezâhür ediyordu. Bu saçmalıklar içinde suale bir başkası ekleniyordu: Şaha kalkmış üretimin ürünlerini ne yapacaktık? Eğer perhizkârlık esas idiyse üretim fetişizmine ne gerek vardı?

Şimdi düşünüyorum da , bu yaklaşım düpedüz dinseldi. Sanki konuşanlar “devrimciler” değil, Püritan veyâ Françisken “dervişlerdi”. Daha mühimi, devrimciler bu hususta yalnız değildiler. Bu bakış, devrimcilerle ölümüne “mücâdele” eden Ülkücüler ve Akıncılar arasında da alabildiğine paylaşılıyordu.

Bir baskılamada iki sâikin rol oynadığını düşünürüm. Bunlardan ilki “yüzleşme korkusu”; diğeri ise “arzu”.. Toparlayarak ifâde edecek olursam, “yüzleşmekten korktuğumuz arzularımızı” bastırırız. Hiçbir baskılama ilânihaye devâm etmez; neticede arzu kazanır ve açığa çıkar. Geç-kapitalizmin tüketim fetişizmi, perhizkâr siyâsal gençliğin tüketim korkusu ve arzusunu patlattı. Korkular geriledi, arzular denetimsiz bir şekilde açığa çıktı.

Arzu patlamasının neticeleri yeknesak olmadı. Burada entelektüel-kültürel yatırımların belirleyici olduğunu düşünüyorum. Bu yatırımları yapmayanlar, olanca açlık ve görgüsüzlükleriyle tüketime battılar. Hayatlarını vasatlara tutunarak yaşayan düşük orta sınıflar; savrulan büyük kitleler…Entelektüel -kültürel orta sınıflar ise tüketim arzularını bu defâ bastırmadılar. Bastımanın yerini, yer yer narsisizme varacak ölçülerde “kişiselleştirmeye” dayalı bir “dengeleyicilik” ve “aşkıncılık” aldı. Meselâ , profesyonel orta sınıflar arasında yaygın olarak gördüğüm teknoloji ile yüklü “minimalizm” bunun tipik göstergelerinden birisidir. Hafifleşme, incelme, işlevsel donanım ve çevre tanzimi, temizlik ve sağlık takıntısı, tutunum ve bağ geliştirme korkusu, her an gidecekmiş gibi eğreti yerleşmeler, turizm ile eşleşen “rustisizm” dengelemenin başat stratejileri olarak temâyüz ediyor. Sembolik düzeyde, “mum”, “kırmızı şarap”, “kedi”, “bembeyaz dişlerle bir dilimi “haşırrt” diye ısırılan yeşil elma” ,”yere, bir minderin yanına yarı açık bırakılmış bir kişisel gelişim kitabı”, “loşluktan sızan hafif bir caz”… Aşkınlık güdüsü ise yer yer minimalizm ile örtüşüyor; yer yer de ondan ayrışıyor. Fark; konformizm ile radikalizm arasında. Radikalizm kelimesi korkutmasın. Hayli “light”; hattâ ironiden beslenen bir radikalizm bu. ”Sorumluluklardan arınma”, “tembellik hakkı”, “zamanının içini boşaltmak”… Radikal aşkıncılığın bagajında her nevi astroloji, spritüalizm , mistisizm modaları var. Kısacası; cümle çeşitlemeleriyle Mandıra filozofluğu…

Târih arzular ile onların tatmini arasındaki açığı büyütüyor. Ekmek Teknesi’ndeki unutulmaz replikin söylediği gibi; “Arzular şelâle”…Bu açık ,hegemonik sistemleri zora düşürmek bir yana alabildiğine rahatlatıyor. Çünkü tatminsizlik manipüle edilmesi son derecede kolay olan tek bir duyguya evriliyor; hınç yüklü bir isyân..Buna bir koreografi kazandırmak çok kolay. ATM’leri parçalamak gibi çok çocuksu; belki ortaokul düzeyinde koreografiler bunlar… Eskiden sistem karşıtı hareketler sistemden doğsalar bile neticede farklı bir sistem teklif ederlerdi. Bugün böyle bir şey yok..Diğer taraftan eskiden sistem karşıtı hareketleri sisteme dâhil etmek için bayağı bir yatırım yapmak gerekirdi. Bugün sözümona sistem karşıtı hareketler sâdece sistemin içinden gelmekle kalmıyor; başından sonuna sistemin içinde kurgulanıyor ve sistemin aklını izliyor…

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp