Aramızdaki Ortak Sözde Buluşmak, Birbirlerimize Rab'leşmemek!

Aramızdaki Ortak Sözde Buluşmak, Birbirlerimize Rab'leşmemek!

İnsanlık olarak alim ve yaşamları ile hayatı inşa eden adap ehlinin etrafında oluşan ilim, ahlak coğrafyalarından koptuğumuz oranda kavgalarımız kahredici sonuçlar doğurmuştur. Bugün sorunun kaynağı olarak baş rolde bir çok fikir adamı, alim ve entelektüellerimiz öne çıkmaktadır. Dün bir mahalleyi, bir şehri,

Aramızdaki Ortak Sözde Buluşmak, Birbirlerimize Rableşmemek!

 

Seçilmiş Peygamberler dahil yeryüzünde hidayet mercileri var mıdır diye bir soru sorsak, zihin dünyalarımızda hangi karşılığı bulur? Medrese  görmemiş, sarf ile başlayıp emsile, bina ile devam eden, avamilden beyana kadar ve daha onlarca başlıktan oluşan tedrisatlardan geçmemiş insanlar, çağdaş okullarımızdan Ankara ilahiyata yolu düşmemiş, Marmara İlahiyatı görmemiş insanlar evrenselciliğin, tarihselciliğin, mezhepliliğin, mezhepsizliğin, gelenekciliğin hangi yakasına düşerler, ekseriyetimizin mezhebini ne belirler? Üzerinde düşünmeye değer sanıyorum. Yüzlerce, belki binlerce medrese, dergah sivil okul sayılabilecek topluluklar, Diyanet işleri başkanlığı ne ifade eder, neyi temsil eder nezdi ilahide, kafa yormaya değmez mi?

İnsanlık olarak alim ve yaşamları ile hayatı inşa eden adap ehlinin etrafında oluşan ilim, ahlak coğrafyalarından koptuğumuz oranda kavgalarımız kahredici sonuçlar doğurmuştur. Bugün sorunun kaynağı olarak baş rolde bir çok fikir adamı, alim ve entelektüellerimiz öne çıkmaktadır. Dün bir mahalleyi, bir şehri, ülkeleri kuşatan istikamet üzere insanların etrafındaki muhabbet haleleri oluşturan örneklerden  yoksun oluştan kaynaklanan anlamsız, çapsız, her biri ben kavgasının ötesine geçemeyen güç devşirme mücadelesine dönüşmüş kavgaların, düşmanlıkların taraflarına dönüştürüldük. En güçlü olan, en çok parası olan, iktidar sahiplerine yaslanan tabela sahibi tarikat, topluluklar hidayet edici rollerini edindikleri güç üzerinden fütursuzca pazarlamaktadırlar. Dün yargıda, bürokraside, orduda, medyada en güçlü olan güruhtan olmak nasıl hidayet üzere olmanın bir ölçüsü ise, bugün hükümet edenlere yakın olmak yarışındaki akredite topluluklar, başta Diyanet İşleri olmak üzere hidayet mercileri olarak dayatılmaktadır. Bilgi edinme merkezlerimiz olan okullara, mekteplere, medreselere itiraz değil maksadım, bilakis her birimizin şahidi olduğu, rahatsızlık duyduğu ümmeti boğan, insanlığın umutlarını kıran anlamsız, adaptan uzak tartışmalara, şeytanlaştırmalara, dalaşmalara dikkat çekmek derdindeyim.

Yaklaşık aynı bilgi kaynaklarına sahip iken, farklı mekteplerden besleniyor olsak da aynı ırmaktan su içerken, birilerimiz nasıl fırka-i Naciye oluyor da diğerlerimiz  ümmetin sapık yetmiş iki fırkasına dönüştürülebiliyor? Hakkın ikamesi sorumluluğumuz dururken hangi cesaret ve yetki ile iman dağıtıyor, cennetten arsa parselliyoruz! Yeryüzü egemenliği peşindeki Firavni  mekanizmaların İslam, müslüman adını duyduklarında uykuları kaçar iken, zorlama iman şirk başlıkları ile cehennem zebanilerine dönüşme, iddialarımız üzere olmayanları şirk üzere suçlayarak cehenneme yollama yetkisini  kimden aldık? Dervişlerin şeyhlerini ilah ve rab edindiklerinin üzerinde durmaktan çok her birimizin nasıl şeytanınlarımızın  oyuncağı haline geldiğimizin üzerinde durmamız daha elzem değil midir?  Evrenselci Kur’an okumalarının, tarihselci Kur’an okumalarının karşılığı  akıllarını ilahlaştırmışların karşısında kompleks üzere olmak dışında neye tekabül eder? Bu güruhumuzu her halükarda, her ortamda nerdeyse müslümanım demeye utanacak kadar komplekse düşüren rüzgar hangi yandan esmektedir? Dört bir yandan yeryüzünü İslamsızlaştırma saldırıları karşısında çağın imkanı ve de belası olan iletişim kanallarının bizleri hangi mecralara sürükleyeceği belli değilken, ortak referans ve dayanağımız Kitab-ı Kerimi, peygamberimizi iddialarımıza kurban ederek hangi sonuçları elde edeceğimize inanıyoruz? Çağımıza tanıklığımızın adil şahitleri olarak yaşamamızın önündeki engeller hangi nefsi, mezhebi, mektebi, ırki mülahazalarımızdır?

Demokrasi yalanları ile yeryüzünü kana bulayan, rablık iddiasındaki sınır tanımaz çete devlet bloklarının (ABD adı etrafında uluslar arası sistem) karşısında, insanlığın umut ışığı olabilecek tek sesin İslam olduğu bilgisine sahip müslümanlar olarak bu ve benzeri sorulara vereceğimiz cevaplar yönümüzü belirleyecektir.

İnsanlığın ortak doğrularına dincilik taraftarlığı, doğu batı bloku zorlamaları ekseninde karşı durarak, İslam ümmetini şii-sunni ayrıştırmasına mecbur tutarak, geçmişe söverek, geçmişi yok sayarak had bilmez kavga ve çatışmaların ötesinde bir yere varılamayacaktır. Geçmişi bugüne olduğu gibi taşımanın da ne kadar mümkün olamayacağı hakikati her birimizin yaşamındaki bir dünya ikiyüzlülükle apaçık ortadadır. Tarihimizden gelen bilgi birikimi, tarihi süreçler, veri olarak değerlidir, yoksunmamalıdır ve fakat hali hazır yaşayanlar olarak, çağımızın tanıkları olarak bugüne tekabül eden temsiliyetimizin, gelecekte ve nezdi ilahideki karşılığı hayatlarımızla yazdıklarımız, kayıt düştüklerimizden başkası olmayacaktır.

Haddim değil belki ama Anadolu’da yaşayan, her gün bir çok bilgiye, tartışmaya ve olaya şahitlik eden bir müslüman olarak  her kulu muhterem görüp muhatap almaya, merhamet üzere iletişim kurmaya, bir birlerimize karşı rableşmemeye dair başta kendim olmak üzere mükellefiyetlerimize dikkat çekme kaygısındayım. Konjonktürel rüzgarları arkasına alıp kürsülerden, minberlerden sağa sola ahkam kesmek, televizyon ekranlarından, gazete köşelerinden birilerini gammazlamak, nefis tezkiyesi adı altında dergahı dışındakileri ötekileştirmek, müslümanca tutum ve duruş olmasa gerek. İçerisinde bulundukları akademik, bürokratik mecralarda tuzu kuru nutuklar ile evrenselcilik, tarihselcilik, gelenekçilik dedikoduları peşinde olanlarımızın siyasi, ekonomik sorunlara, Yemen’deki katliamlara, yanı başımızdaki Suriye ve Irak’a, Mali’ye, Somali’ye, Arakan’a… diyecek bir sözü olamasa gerek!

Sahip der ki; İtaat üzere olun Allah’a, resulüne, Allah’ın rızasından başka  hesabı olmayan sizden olan emir sahiplerine! Kelimelerini yüze bölüp binlerce anlam ürettiğiniz kitap üzerinden birbirlerinizi yemeyin der! Peygamber aleyhisselam, mezhepler üzerinden cephelere ayrılmayın, insanlığın ortak imkanlarını aranızda küçük bir azınlığa hasrederek güç ve iktidar peşinde olmayın, yeryüzünde yalan kutsallar üreterek Allah’ın gölgesi iddiasından uzak durun der! Allah’a yöneldiğiniz dininizi parça parça edip, kendi yanlarınızda olanla sevinmeyin, sözü dinleyin en güzeline uyun der! Allah’a itimad edin, hakça şahitlik edip, şeytanlar adına gammazcılık yapmayın, nefsinize uymayın, en yakınlarınıza dahi olsa Allah için adaleti yerine getiren şahitler olun, birilerine olan husumetiniz sizleri adil olmaktan alıkoymasın, zalimlerden olmayın der! Değilse hak etmediğiniz maaşlarınızdan mahrum kalmak korkusuyla, hak etmediğiniz rahatlarınızdan yoksun kalmak endişesiyle, hak etmediğiniz iktidarlarınızdan, makamlarınızdan, şöhretlerinizden mahrum kalmak endişesiyle  zaafa düşer,  gücünüz gider der!

Ve Kürsülerden vaaz dinleyenlerimiz, minberlerden hutbe dinleyenlerimiz, Ankara okulu aydınlarımız, Marmara okulu ulemalarımız, başka okul, medrese, dergah, vakıf, dernek akredite olan, akredite olmayan sivil topluluklar, Anadolu’nun muhterem ehl-i Kitap güruhu olarak bizler; aramızdaki ortak kelimede buluşalım, birbirlerimize karşı rableşmeyelim, selamlaşmanın barış yurdunda kucaklaşmaya yollar arayalım vesselam!

 

 

 

Mustafa Öner/Düşünce Mektebi

Google+ WhatsApp