Arakanlılarla geçen buruk bir Ramazan

Arakanlılarla geçen buruk bir Ramazan

TİKA’nın yardım faaliyetleri dolayısıyla Ramazan ayında Arakan’da görev yapan Musa Kırca, kamplarda yaşayan Müslümanlara ve bölgeye dair izlenimlerini paylaştı. 13 Mayıs 2019 Yerel saatle 09.30’da Bangladeş’te, Cox’s Bazar’dayız. Yani Cox’un Pazarı, 1854’de Cox’un anısına

Arakanlılarla geçen buruk bir Ramazan

 

 
13 Mayıs 2019

Yerel saatle 09.30’da  Bangladeş’te, Cox’s Bazar’dayız. Yani Cox’un Pazarı, 1854’de Cox’un anısına kurulmuş. Birçok yerin ismini değiştirmişler ama burası öyle kalmış. Hiram Cox 1799’da bölgeye gelen İngiliz Güneydoğu Asya Şirketinde görevli albay, Arakanlılar’ı rehabilite etmek için gelmiş, ömrü yetmemiş. Ardından gelen subaylar, rehabilitasyona devam etmişler. Cox’s Bazar 1958’de ilçe olmuş. Bugün uçsuz bucaksız devam edip giden 140 km uzunluğunda bir sahile sahip, otellerle dolu bir kent.

TİKA adına yardım organizasyonu için buradayız.  Kurumdan iki görevli,  ben ve Turan Can ağabey, birlikteyiz. Başım çok ağrıyor, perişan vaziyetteyim. Dakka’da bizi karşılayan Koordinatör İsmail Bey, koordinatör yardımcısı Emrah ve asistan Seyful’u da alarak kampa doğru hareket ediyoruz. Yol 40 – 45 dakikalıkmış ama iki saat sürüyormuş, nedenini yaşayarak öğreneceğiz.

Sahile doğru ilerledik, sahilde bir curcunadır kopmuş gidiyor. Araçlar yoldan ayrılıp sanki kuma saplanmak için sıra bekliyorlar. Araç dediysem bizimkine benzeyen birkaç minibüs ve arazi aracı, geri kalanı Türkiye’de bir zamanlar taktak olarak bilinen üç tekerlekli rikşalar, çekirge sürüsünü andırıyorlar. Buradan kurtulmamız ne kadar sürdü bilmiyorum, nöbette bekleyen kurtarıcıya aracımızı çektirerek yola devam ediyoruz. 1 km ilerde, bu sefer kumsaldan çıkma mücadelesi var. İşte bu iki engeli aşmak en az bir saatimize mâloluyor. Kumsaldaki mücadelenin sebebini sormayın, bu aralıkta, hem de şehrin içinde yol yok. Bu şehri; Cox’s Bazar’ı ve hayatı öğreniyorum, tam da bu hayatın içine dalarak.

Sonunda normal yola kavuştuktan ve rikşa sürüsünü birer birer geride bırakıp tek araçlık kıvrım kıvrım kıvrılan yollarda korna sesinden bunalmış vaziyette, uzunca bir süre gittikten sonra önce TİKA mutfağına, ardından AFAD’ın hastanesine ulaşıyoruz. Mutfak Yahya Garden yolu üzerinde, bir çiftlik evinin bahçesinde, temiz ve nezih bir ortam. Etraf mango ağaçları ve tropikal bitkilerle yemyeşil, yol girişinde burada üretilen doğal kauçuk parçalarının askıda kurutulduklarını görüyoruz. Çalışanlar arzulu, yaptıkları işten; mahrum ve mazlum Arakanlılar’a yemek hazırlamaktan duydukları mutluluk yüzlerinden okunuyor.

AFAD hastanesi başhekimi bizi bütün ekibiyle birlikte karşılıyor. Kampa hayat taşımanın heyecanı var söylediklerinde. “Burası yetersiz, hijyen yok, diyaliz ünitesi gerekli, ille de tam teşekküllü hastane kurmalıyız” diyor. Başka ne desin, ama elde olan da bu. Başhekimle vedalaşarak hastaneden ayrılıyoruz, çünkü kampta gıda dağıtımına yetişmeliyiz.

Gıda dağıtımı saat 12.00’de başlamış. Biz ancak saat 14.00’de oraya ulaşabiliyoruz. Dağıtımın düzenli olması için bir takım prosedürler geliştirilmiş; kimin hangi gurupta olduğu ve ne zaman gıda paketi alacağı muhtarlar aracılığı ile ailelere ulaştırılıyor. İkisi bayan dört kişi iki ayrı masada ellerinde listelerle çalışıyorlar, herkeste müthiş arzu ve gayret. Gıda çuvalını alan evin yolunu tutuyor. Ev dediysem, üst üste paketlenmiş gibi etrafı sarmış ahşap kulübeler. Bunaltıcı sıcağa ancak bu bambudan imâl evlerde katlanılır.

Çatılar bambu yaprağı, naylon örtülerle kaplı, dayanıksız malzemeler. Kampın kalıcı olmaması için evlerin ömrü bir yıl. Yağmur mevsimini atlatmaları çok zor. Bu insanların geriye dönüşleri imkânsız, kamp dışına çıkmaları da yasak. Yollarda kontrol noktaları, giriş çıkışlar sürekli kontrol altında. Birleşmiş milletler, yardım kuruşları kampları ağ gibi sarmış. Gıda ve diğer ihtiyaç malzemeleri dağıtılıyor. Bu insanların durumları, gelecekleri ne olarak kimsenin umurunda değil, kimse çözümden bahsetmiyor.

Gıda dağıtımı bitti. Şimdi yemek kazanlarının kaplara boşaltılması vakti. Pirinç pilavı ve sulu etten oluşan bir kişilik yemekler plastik kaplara doldurulup ağızları kapatılıyor. Yanında muz, elma, hurma ve meyve suyundan oluşan yine bir kişilik meyve poşeti var. İftara 1 saat kala yemek dağıtımı başlıyor. Önce Kur’an tilaveti, vaaz ve duadan oluşan iftar programını dinliyoruz. Kur’an okuyan gençler kampta hâfız olmuşlar. Müthiş etkileniyorum. Hayata, yokluğa, yoksunluğa Kur’an’la direnmek gerçekten müthiş bir şey. İftarlıkları dağıtırken bu mahzun ve mahcup insanlara ne yapsak azdır diye düşünüyorum. Yarım saat sürüyor, iki koldan yaptığımız etli pilav ve meyveden oluşan yemek dağıtımı. Bulunduğumuz boylam nedeniyle vakitler neredeyse hiç değişmiyor, gündüzler de Türkiye’den bir buçuk saat civarında daha kısa. Yolda saat 18.30’u birkaç dakika geçince iftar yapıyoruz. Su içiyor, meyve yiyoruz. Yol kenarında durarak verdiğimiz bu iftar molası da ayrı bir güzellik ve huzur verici.

Nihayet kumsaldaki maceramıza tekrar döndük. Ancak şimdi med vakti ve deniz dalgaları bütün kumsalı adeta ele geçirmiş. Yine de rikşa sürüsüne ve tabi bize de geçit veriyor. Kumsala giriyoruz ama çıkmak o kadar kolay değil. Çare; aracı şoföre emanet edip otele yaya gitmekte. Yorgun değil bitkin bir vaziyette otele ulaşıyoruz.

 

14 Mayıs 2019

Bugün sadece yemek dağıtımı var, kampa biraz geç gidebiliriz. Aynı yol maceralarını yaşayarak ikindi üzeri kampa ulaşıyoruz. İkindi namazı için TİKA’nın yaptığı cami ve medreseye gidiyor ve küçük çocuklar için götürdüğüm şekerleri hocaya teslim ediyorum. Bu çocuklar da Kur’an öğreniyor, hâfızlık çalışıyorlar. Dağıtması için Seyful’a verdiğim t-shirtler de yemek dağıtımının sonunda sahiplerini buluyorlar. İçimde bir huzur, bir ferahlama var ki değme gitsin.

Bugün aracımız dönüşte kumsala inemiyor. Deniz yükselmiş zirâ med vakti. Ayın çekim etkisi günden güne değiştiği için denizin çekilip yükselmesi de ona göre artıyor veya azalıyor. Yaklaşık 1 km’lik yolu yürüyerek sabah taşındığımız yeni otele ulaşıyoruz. Önceki otelde yemek sorunu vardı. Bu otelin aşçısına bizim Tarık usta Türk yemekleri öğretmiş. Otel ücreti de aynı olunca Türk yemekleri bizim için konfor oluyor.

Cox’s Bazar, nehirlerin dal budak salarak ulaştığı Bengal Körfezinin kıyısında, uçsuz bucaksız, incecik kumdan oluşan muhteşem bir sahile sahip. Bu sahil; dünyanın en uzun sahili, kesintisiz 140 km bir uzunluğu varmış. Dalgaların eni ben diyeyim 300, siz deyin 500 m, adeta kumları boylu boyunca yalayarak geri çekiliyor. Bu akşam saatleri med vakti olduğu için Hint Okyanusunun ritmik dalgaları daha gür bir seda ile sahile vuruyor. Okyanus dalgalarının bu ürpertici sesi duyulmaya değer. Deniz cezir vakti de dalgalı, sahilde çok az insan, çoğu çocuk ve gençler geziniyorlar. Bir iki kişi, dalgalarda sörf yapıyor.

Ramazan nedeniyle denize rağbet yok sanıyordum. Meğer deniz sezonu, burada kışınmış. Yeni şezlonglar sıra sıra dizilmiş, müşteri bekliyor. Kışın deniz durgunlaşıyor, çarşaf gibi oluyormuş. Zaten üşümek diye bir problem yok. Üstelik yazın sıcağı sevmediği için sinekler de kışın çıkıyormuş. Benim için fevkâlade bir durum, kanalizasyonların açıkta, yolların çöple dolu olduğu bir yerde yazın sinek olmaması ne büyük bir nimet. Bu sayede ülkede sıtma yok, aksini düşünemiyorum bile. Afrika sıtmadan kırılırken -aynı şartlar olmasına rağmen- sinek yok, ne kadar ilginç değil mi?

15 Mayıs 2019, yerel saat: 22.50

Cep telefonumun tarih ve saatinin hatalı olduğunu fark ettim. Güya ayarlamıştım, meğer bir saat geriymiş. İleri alıyorum, bu sefer de alarm imsak ve sabah namazı için çalmıyor. Telefon sözüm ona akıllı ya aklınca hareket ediyormuş. Sonunda senkronizasyonu sağlayarak problemi çözdüm.

Bugün, bizim mutfakta çalışan bir gençle gıda dağıtım alanının karşısındaki mescide, ikindi namazına gittik. Kimseye haber vermeden gittiğimiz için Emrah ve diğer arkadaşlar tedirgin olmuşlar. Tedirgin olmakta haklıydılar ancak yalnız bir yere gitmediğimi, yanımda bir rehberimin olduğunu, bu nedenle tedirgin olmalarına gerek olmadığı söyledim. Benim amacım hiç değilse namazda kamp sakinleri ile beraber olmaktı.

İzleyen günlerde, yine o gençle, o mescide ve yakındaki başka bir mescide ikindi namazına gittik. Mescitler barınak için yapılan barakalardı. Zeminleri beton, üzeri naylon örtü ile kaplıydı. İlk gittiğim mescidin zemininin yarısı örtülüydü, diğer yarısının da naylonla örtülmesi için mescidin görevli hocasına yardımda bulundum. Kısa süre sonra ödeme belgesi ile gelen hoca örtünün alındığını sevinçle bildiriyordu. Reşat’la gittik, gördük, çok sevinçliydiler. Hayır dualarını aldım, şükürler olsun.

Kamptakiler için asıl korktuğumuz yağmur bugün yağdı, ama çok hafif. Oysa çakan şimşek ve gök gürültüsü ürkütücüydü. “Yağmur şiddetli bastırırsa ne yaparız” diye endişelenmem boşunaymış. Allah bilir, insan bilmez.Dönüşte med vakti, deniz kabarmıştı, sahile araçla inemedik. Biz de yeni açılacak yoldan yürüyerek otele döndük. Yolun kısa sürede açılacağına dair bir işaret yok.

16 Mayıs 2019

Cox’s Bazar’da, yollarda ve kamplarda yaşayan bu insanlar, bütün bu hayvanlar; keçiler, köpekler ve inekler… Hayata neden bu kadar ucundan tutunuyorlar. Sanki hayattan kimsenin bir beklentisi yok, tıpkı insanlar gibi hayvanlar da daracık yollarda gelip geçenleri seyrediyorlar. Önündeki gıda paketini almaktan aciz, ne yapacağını bilmez hâldeki yaşlı ve gençlere şaşırıyorum. Yoksulluk, dışarıyla irtibatı kesik bir kuşatılmışlığın verdiği mahrumiyet, kamp hayatı ne zamana kadar sürebilecek, yeni bir hayata dair ufukta en küçük bir umut ışığının olmaması ve gelen yardımlarla geçecek bir ömür korkunç bir dram yüklüyor hayata.

Bir de sıcak ve nemli iklimin insanlar üzerinde oluşturduğu rehaveti eklemek gerek. Sadece kamplarda yaşayan Arakanlılar değil Bagladeşliler de aynı kaderi paylaşıyor. Herkes yardım istiyor, bir milyondan fazla insan söz konusu, kaç kişinin yarasına merhem olabilirim ki? Ama şehre dönüş yolunda sahilde bir adam gördüm. Bir elinde serpme balık ağı, diğerinde balık kovası, yürüyüşü ne kadar da canlıydı.

Anlaşılan başarmış ve güven kazanmıştı. Oysa tıpkı insanlar gibi inekler, keçiler ve köpekler; iki aracın yan yana sığmadığı yolun kenarında, bazen de yolun ortasında gelip geçen rikşa sürülerini seyrediyordu. Kamp yolunda hayat o kadar dar bir alana sıkışmış ki bu bütün canlılara ölümcül bir kabulleniş getirmiş. Yolumuz arada bir geniş alanlara çıkıyor. İşte o zaman bu durgunluk yerini dinginliğe bırakıyor.

İnsanlar meşgul, keçiler ve inekler biçilmiş pirinç tarlalarında karınlarını doyurma derdinde. Ama asıl ölüm sakinliğinin bütün bir hayatı kapladığı yer kamplar. Barakaların arasındaki daracık patikalarda bir çocuk deryası, bir o yana bir bu yana savruluyor adeta. Barakalar, birbirine geçmiş, üst üste yığılmış bambu dallarından bir yıllık ömür biçilen eğreti yapılar. Kamplarda Diyanet Vakfı’nın, Türk Kızılay’ının ve İHH’nın bambu barakalarını görüyorum, duvarlarına isimlerini yazmışlar.

Az veya çok herkese gıda yardımı ulaşıyor. Kamp girişlerindeki tabelalara bakarsanız sanki bütün dünya burada, yardıma gelmiş. Ama herkes bir an evvel kampı terk etmeye ayarlı, tıpkı sabah geldiğimizde, yan tarafta boşaltılan kamyondan dağıtılan gıda paketleri sonrasında kaybolup giden Suudi Arabistan yardım kuruluşu gibi. Bir tek biz varız, akşama kadar bölgede kalan. Zirâ sabit bir dağıtım yeri ve tesislerimiz var.

Biz de güneş batmadan işimizi bitirerek kamptan ayrılıyoruz, arkamıza bakmadan adeta kaçıp gidiyoruz. Bu korkunç felaketi yaşayan insanların belki on binde beşine günlük sıcak yemek, binde 7,70’ine de günlük gıda paketi verebildiğimiz gerçeğiyle sarsılıyorum. Daha fazlası Bangladeş Devleti’nin engeline takılmış.

Bugün dönüşte sahil yoluna 40 dakikada, kumsala 25 dakikada gelebildik. En iyi dönüş süremiz. Geri kalan yolu rikşa ile yayık gibi çalkalanarak tamamlıyoruz. Arkada karşılıklı üçer kişi oturuyoruz, önde şoförün yanında iki kişi var. Erhan ve ben şoför sandığımız kişi inince şaşırıyoruz. Şoförün hangisi olduğunu öndeki iki kişi inince anlayabiliyoruz.

17 Mayıs 2019 Cuma

Bugün, kampın içine doğru gidiyoruz. Kamplar demek daha doğru. Seyful 36 adet kampın olduğunu söylüyor. TİKA’nın dağıtım alanının bulunduğu 16 

nolu kamp ve bitişiğinde 15 nolu kampı

görmüştük. 15 nolu kampta 11 bin aile iskân ediliyormuş. Bu da 55-60 bin nüfus demek. Kampları birbirine bağlayan dar yoldan ilerleyerek TİKA’nın yaptığı köprüyü ilk kez görmeye gidiyoruz. Daha sonra ön kabül yapılacak. Sağda 12, solda 11 nolu kamp tabelaları gözüme ilişiyor. Sonra 5 nolu kamp bölgesine ulaşıyoruz. Kampların kuruluşu farklı yer ve zamanlarda olduğundan sıralama düzgün değil.

Köprü inşaatı tamamlanmış, bağlantı yolları yapılıyor. Taş yerine içi dolu tuğlalarla yol zeminini döşüyor, üzerini kumla kaplıyorlar. Sadece kamplarda değil, bu bölgedeki bütün yol ve inşaatlarda çakıl yerine tuğla kullanılıyor. Atık ve veya imalat hatası bozuk tuğlaları kırıp çakıl yerine geçen kaba malzeme elde ediyorlar.

Kamplar dalgalı bir araziye yayılmış, gözün alabildiği her yer kamp alanı. 1 milyondan fazla bir insan kitlesinden söz ediliyor. Onlarca yardım kuruluşu her yerde, barınma sorunu yok gibi. Yollar bakımlı, yol aydınlatmaları güneş panelli direk lambaları ile çözülmüş. Tuvaletlerin çokluğu dikkatimi çekiyor, su kuyuları oldukça yaygın. Her şey uzun ömürlü olarak yapılmış; yollar su kanalları ve mescitler her bir bina öbeğinde mevcut. Ezan sesleri, her taraftan yükseliyor. Binaların ömrü bir yıllıkmış. Çünkü her şey bambudan yapılmış, bambu malzemelerin ömrü ise bir yağmur mevsimi kadar.

Bir süre yürüdükten sonra TİKA Köprüsü’ne ulaşıyoruz. Çelik konstrüksiyondan yapılmış köprünün uzunluğu 40 m, genişliği 4 m, yayalar için 120 cm genişlikte yan yol yapmışlar. Sağlam ve kalıcı bir eser yapmış TİKA, yol bağlantısı da bitmek üzere.

Kampların kalıcı olması Bengalliler için endişe verici. Bunu daha Dakka havaalanında pasaport kontrol görevlisinin sözlerinden anlıyorum. Cox’s Bazar’a, Arakanlılar’ın kampına Ramazan yardımı için gittiğimi söyleyince;“İnşaallah Birmanya’ya dönerler” diyor. “1 milyondan fazla insan işsiz, eğitimsiz ne yapar?” diyorlar. Kamplarda kalan bir gurup gencin gasp edip dövdükten sonra bıraktıkları Bengalli bir genci gösteriyorlar.

Şimdilik ortalıkta bir sükûnet varsa, bunda en büyük rol bölge insanının dindar olması. Dindarlığın tezahürü çok belirgin, hem Bengalliler, hem de Arakanlılar; kadınlar başörtülü, erkekler başlarında takke ve sakallılar, hemen herkes namaz kılıyor, oruç tutmayan yok gibi. Sadece bir genç gördüm, ağzı kıpkırmızı, bir şey çiğniyordu Budistler de var; erkekler ya sakalsız ya da çok uzun sakallı ama başları açık. Budist kadınlarda başörtüsü yok.

Köprüyü incelerken ekibi kaybediyorum, küçük bir çocuk, 7-8 yaşlarında, benim arkadaşlarımı aradığımı anlıyor, İngilizce nerede olduklarını söylüyor. Seyful: “ Bu insanlar eğitilse neler yetişir içlerinden kim bilir?” diyor. Yemek dağıtımı sırasında küçük çocukların gözlerine bakıyorum, ne gözler var içlerinde, pırıl pırıl parlıyor ama mahzun ve mazlum.Tutulacak el çok ama tutacak el… Birleşmiş Milletler ve Unicef etrafta, her yerde, onların varlığı bana göre bu insanların kâbusu. Batı; insanlığın hayrı için bugüne kadar nereye gitmiş ki diye iç geçiriyorum.

Arakanlı Müslümanlar; yaman insanlar. 17. yüzyıldan beri sömürgeciliğe karşı mücadele veriyorlar. Geçmişte İngilizler, şimdi Budistler ama her zaman perdenin arkasında İngiliz sömürgeciliği var. Yüz yıllardır süren varoluş ve direniş destanı yazıyor, Arakanlılar. Kim bilir, bekli onlar da Asım’ın neslindendir; vatanlarında mahkûm ve parya.

 

 

Musa Kırca/Dünya Bizim

Google+ WhatsApp