Anlamsızlık Girdabında Modern İnsan

Anlamsızlık Girdabında Modern İnsan


“De ki: Davranış (ameller) bakımından en çok hüsrana uğrayacak olanları size haber vereyim mi?. Onların, dünyâ-hayâtındaki bütün çabaları boşa gitmişken, kendilerini gerçekte güzel iş yapmakta sanıyorlar. İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenlerdir. Artık onların yapıp-ettikleri boşa çıkmıştır, kıyâmet gününde onlar için bir tartı tutmayacağız” (Kehf 103-105).

 

Âyette, Allah’ı hesâba katmadan ve vahyi merkeze almadan yapılan işlerin boşa çıkacağı ve anlamsızlaşacağı söyleniyor. Çünkü “varlığı Yaratan”ı hesâba katmadan varlık hakkında düşünmek, konuşmak ve eylemde bulunmak çok anlamsızdır ve yapılanlar hem Dünyâ’da hem de âhirette boşa çıkar. Modern insan bu nedenle bir anlamsızlık girdabında çırpınıp durmaktadır. Anlamsızlık girdabı, “Allah’sızlık girdabı”dır. İnsanın yapacağı en anlamlı şey “îman edip sâlih amellerde bulunmak”tır. Allah’sızlık anlamsızlık, anlamsızlık da Allah’sızlıktır. Çünkü “Allah” demek “anlam” demek yada “anlam” demek “Allah” demektir. Bir şeye anlamı Allah katar. Aksi-hâlde o şey anlamsız olur ki, lâik-seküler insan Allah’ı hesâba katmadığı ve inkâr ettiği için anlamı da inkâr eder. Allahsız düşünmek ve iş yapmak, “anlamsız düşünmek ve iş yapmak” demektir. Allah’ın hesâba katılmadığı her-şey anlamsızlaşır ve boşa çıkar.

 

Anlamsızlık ruhsuzluktur. Ruhsuzca yapılan işlerde bir anlam aramak boşunadır ki ruhsuzca yapılan işler bu nedenle nefsî işlerdendir. Nefsî işler ancak kısa süreli hazlar verir ve sonunda insanı hazza bağımlı yapar. Böylece insan sürekli olarak haz içinde yaşama isteğine kapılır. Haz alamadığında buhrâna girer ve bu buhrân onu bâzen intihara kadar sürükler ki batı’lı modern insanın intihara aşırı meyli bu nedenledir. Çünkü insanı mutmain edecek tek şey, “anlamlı bir hayat” yaşamaktır ki bunun da yolu Allah ve vahiy-merkezli bir yaşam-şeklidir.

 

Anlamsızlık sahte ve yalan ile açığa çıkar. Hakta ve hakîkatte anlamsızlık olmaz. Doğal, normâl ve fıtrî bir yaşam-şeklinden koparak seküler-modern bir hayatı seçen ve bu hayat içinde yaşamak zorunda olan modern insan, anlamsızlık nedeniyle bunalımdan-bunalıma sürüklenip durmaktadır. Çünkü seküler-modern yaşam, anlamsız bir yaşam-şeklidir. Zîrâ modernite bir anlamsızlık sistemidir. 

 

Anlamsızlık, doğal, normâl ve fıtrî olandan kaçar. Çünkü acıdan, hüzünden ve doğal zorluktan nefret eder. Hâlbuki bunlar, insanı “insan” yapan duygulardır. Anlamsızlıktan kaçan insan böylece bir robota dönüşür ki ultra-modernitenin sürekli olarak robot, yapay-zekâ vs.den bahsetmesi, anlamsızlık girdabında sürüklenmesinin bir sonucudur. Merhâmetli, vicdanlı, fedâkâr ve îmanlı insanlar olmak için uğraşılacağına, robot ve yapay-zekâ yapma hayâlleri kurulmaktadır. Zîrâ anlam inkâr edilmekte ve anlamsızca şeyler yapılmaktadır.  

 

Modern mîmâri de anlamsızdır. Apartman denen yaşam alanlarında bir anlamın ortaya çıkması çok zordur. Zîrâ ruhsuz yapılardır bunlar ve rûhun olmadığı yerde anlam aramak abestir. Betonun içinde bir anlam aramak boşunadır. Orada ancak hazlar bulunur ve sürekli olarak haz içinde yaşanır. Zâten kapitâlist projenin amacı budur. Zîrâ haz içinde yaşamak, sürekli olarak tüketmeyi gerektirir. Sürekli tüketim, “sürekli üretim” yapanları çok memnun eder. Netîcede haz “anlam” zannedilmeye başlar. Bu bağlamda apartmanlar anlamın blôke edildiği yerdir.

 

Allah’sız anlam olmaz, zîrâ anlam demek Allah demektir. Yada Allah demek anlam demektir. O hâlde Allah’ın sözü olmadan anlam ortaya çıkmaz. Anlama ulaşmak için Allah’ın sözü olan vahiy şarttır ve en iyi anlamlandırma ancak vahiy-merkezli olarak yapılır ki peygamberler anlamlandırmanın en ideâl temsilcileridir. Demek ki Sünnet olmayınca anlam ete-kemiğe bürünüp de somutlaşamıyor.

 

Rûh anlam arar, nefsin güdümünde olmayan akıl da anlamsız şeylerden nefret eder. Anlamsızlık nefsin bir arzusudur. Tâbi nefsin güdümünde ve yönlendirmesindeki zekâ da öyle. Böylece her-şey anlamsızlıktan soyutlanacak ve nefis istediği hazzı yakalayacaktır. Gerçi nefis, “azdıkça azan” bir şeydir. Süreli azmak ister ve hep “bi-ilerisi”ni ister. En sonunda gide-gide kişiyi uçurumun kenarına kadar getirir. Uçurumun kenarına kadar geldiyseniz, büyük ihtimâlle anlamsızlık uçurumuna yuvarlanıp düşersiniz.

 

Allah’a, âhirete, meleklere, peygamberlere ve kitaplara îman etmeyenler yâni anlamdan yoksun olanlar, mecbûren Dünyâ hazlarını “din” yaparlar. Allah’ı “tek yasa koyucu” olarak kabûl etmeyenler, aslında Allah’ın ilahlığını tam anlamıyla kabûl etmemiş ve böylece bir anlamsızlık girdabına girmiş olurlar.

 

Eğer “Allah’ın dînini ve sözünü hayâta hâkim kılmak” mücâdelesi içinde olunmayacaksa, müslüman olmanın ne anlamı ve ne heyecânı vardır ki?. Hattâ Allah hesâba katılmadığında, insan insanlığından bile çıkmış olur. Çünkü insanı dağdan-taştan, topraktan-bitkiden ve hayvandan ayıran şey, “anlamlandırma yeteneği”dir. Bunu yapmadığında insan olmayanlardan bir farkı kalmaz. Zâten seküler-modern düşünce anlamsız yâni Allah’sız bir insan modeli ve tipi üretmek adına yapay zekâdan bahsedip durmaktadır. Yapay zekânın hiç-bir zaman ve aslâ yapamayacağı şey, anlamlandırmadır. Çünkü anlam beden ile değil, rûh ile ilgilidir. Nöronların hiç-bir farklı hareketi anlamlı bir düşünce ve hareket ortaya çıkaramaz. Çünkü ruhsuz bir anlamlandırma yeteneği hiç-bir şekilde ortaya çıkmaz.

 

Meselâ bir robota ağlamayı, gülmeyi, konuşmayı, üzülmeyi vs. öğretebilirsiniz ama o bunları hissetmeden ve anlamlandır(a)madan yapacaktır. Yâni o şeyin sâdece içeriksiz taklidini yapacaktır. Yaptığı şeyi hissetmesi imkânsızdır. O yüzden de “yapay-zekâ” ancak “çok üstün bir robot ve bilgisayar” olmaktan öteye gidemez. Yapay-zekâdan rûh sâhibi ve akıllı bir varlık hiç-bir zaman ortaya çıkmaz. Çünkü anlam maddî değildir. Anlamlandırma yeteneği, neliğini bilmediğimiz ve hiç-bir zaman da bilemeyeceğimiz “rûh”tan kaynaklanır. O rûh beynin işleyişinin bir sonucu değil, Allah’ın üflemesinin bir sonucudur. Moderniteye meftûn ve râm olmuş modern müslümanlar Kur’ân’ı istedikleri kadar bilim-teknoloji ve modernite-merkezli tefsir ve te’vil etme yoluna girerek rûhun ve bilincin maddîliğinden bahsetsinler, saçmalamaktan ve anlamsızca konuşmaktan öteye gidemeyeceklerdir.

 

Bir şeyi anlamış olmak, onu anlamlandırmakla olur. Anlam katamadığınız şeyi ezberleseniz de idrâk etmiş olmazsınız.

 

Anlamı hesâba katmadığınızda yasak ve harâm olan bir şeyi yiyip-içip kullanmak bedeninize fayda verebilir ama rûha ızdırâb verecektir. Çünkü nefis, anlamdan nefret ederken, rûh ise anlamsızlıktan nefret eder.

 

Bataklığın içindeyken “sinekler”le mücâdele etmek çok anlamsızdır. O bataklıktan kurtulmadan ne bataklık kurutulabilir ne de sineklerden kurtulunur. Sonuçta bataklıktaki sineklerle kıyâmete kadar anlamsızca uğraşılıp durulur. Zâten şeytan ve küresel tâğutlar anlamsızlıktan beslenirler. Zîrâ anlamsız hayat mecbûren hazlara dayanacaktır ve hazların sürekliliği için de sürekli bir tüketim yapılması gerekecektir. İşte bu, sürekli üretim yapan küresel güçlerin hayâtiyetini sağlayan ve devâm ettiren ana-etkendir. Şeytan da böylece murâdına erecek ve anlamsızlık girdabında boğulan insanı ayartmış olacaktır. 

 

Eğer çok sıkılıyorsanız, “anlamsız bir hayat yaşıyorsunuz” demektir. Anlamlı bir hayatta sıkılma olmaz. Zirâ anlamlı bir hayat yaşamak demek, “Allah’lı bir hayat yaşamak” demektir. Allah’lı olunca anlamsız olmaz. Çünkü anlamlı olunca kâlpler de Allah ile mutmain olmuş olur ve başka bir şeye ihtiyaç duyulmaz. Anlam, mü’minlerin hayâtını dolu-dolu yaşamasını sağlar. Anlamsız yaşayan insanlar ise buhrandan-buhrana sürüklenerek kesintisiz bir bunalım hâlinde olurlar. Çünkü kâlpler ancak Allah’ın zikri-vahyi ile mutmain olur. Kâlpler ancak anlam ile mutmain olur. Günde 40 kere okunan “iyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn” sözünün ne anlama geldiğini bilmeyenler, Allah’tan başka herkesten ve her-şeyden medet umarlar.

 

Bu anlamsızlık girdabında yaşayan modern müslümanlar, ha-bire “Kur’ân’ı anlama” peşinde koşuyorlar. Kur’ân’ı sürekli olarak okuyorlar ama bir türlü anlayamıyorlar. 1.400 yıldır 360.000 bin kez tefsiri yapılan Kur’ân anlaşılamadı gitti. Yâhu ne kadar zor, ne kadar anlaşılmaz(!) bir Kitap’mış bu böyle!.. Yok yok; öyle değil. Kur’ân’ın “yap” dediğini yapmayanlar yada yapmak istemeyenler, yâni aslında “yapmamak için” sözde “Kur’an’ı anlama” yoluna düşmüşlerdir. Kur’ân’ın nasıl anlaşılacağını daha doğrusu nasıl idrâk edileceğini mi soruyorsunuz?. Kur’ân en iyi şekilde, bir zulme “dur” derken anlaşılır. Can boğaza gelip dayanmışken anlaşılır:

 

“Mü’minler (düşman) birliklerini gördükleri zaman ise (korkuya kapılmadan) dediler ki: ‘Bu, Allah’ın ve Resûlü’nün bize vâdettiği şeydir; Allah ve Resûlü doğru söylemiştir’. Ve (bu,) yalnızca onların îmanlarını ve teslîmiyetlerini arttırdı” (Ahzâb 22).

 

Yâni Kur’ân’ın en ideâl tefsiri ve te’vili anlamlandırma içindeyken yapılır. Anlamlandırma ise dört duvar içinde kalarak olmaz. Meydana çıkmadan anlam(ı) olmaz. Bu yolda bizim en büyük ilham kaynağımız, anlamlandırmayı en iyi şekilde yapan “güzel örnekliklerimiz” peygamberlerdir. Zîrâ “Sünnet bir tecrübedir” ki Allah Kur’ân’da (Ahzâb 21) ondan “güzel örneklik” olarak söz eder. Sünnet “en güzel tecrübe” demektir. Tecrübe, anlamlandırma ameliyesinin bir sonucudur.

 

Kıyâmet kopmadıkça Kur’ân’ın anlamı tükenmez. Kur’ân âyetlerinin hakîkati ve en doğru anlamı, Peygamber’in pratiğe döktüğü gibidir. Kur’ân bir îman unsurudur. O nedenle Kur’ân’a îman etmek “gayba îman etmek” demektir. Çünkü îman, “gayba îman”dır. Gayb mutlak anlamda bilinemeyeceği için, sonuçta Kur’ân da mutlak anlamda bilinemez. Kur’ân dili ile fazla uğraşıldığında, yâni kelimenin kökeni fazla araştırıldığında, kelime, bütünlüğünden koparıldığı ve anlamsızlaştırıldığı için kelimenin ve sonuçta cümlenin anlamı değişiyor. Ortaya çıkan yeni anlam ise, “Kur’ân’ın asıl bilinmesi gereken gizli anlamı” zannediliyor. Kur’ân kelime ve kavramlarına, indiği dönemde olmayan anlamlar veriliyor. Zîrâ lûgat da gelişip değişiyor. “Yaşayan Sünnet’in olmaması bunu besliyor. Kur’ân üzerinde yapılan “derin kazılar”, “Kur’ân’ın altını oymak” anlamına gelir.

 

Kur’ân yapılması gerekeni apaçık söylüyor, fakat insan, emri yerine getireceğine, kelimenin yapısını incelemeye girişiyor. Sonunda da emri yerine getirmeyecek bir anlama ulaşıyor. Niye?. Çünkü Peygamber örnekliğini önemsemiyor. Kur’ân, meâlini-tefsirini okuyup anlamakla değil, rûhunu kavramakla yâni anlamlandırmakla idrâk edilebilir. Bunun için de, “kıvrak bir zekâ” değil, “akleden bir kâlp” ve meydana çıkmaya cesâret edecek bir “yürek” gereklidir.

 

Kur’ân’da “pasif anlamlar” yoktur. Bu nedenle Kur’ân’ı “anlayarak” okuduktan sonra anladıklarını hayâta geçirmeyenlerin, “anlamadan okuyanlar”dan farkı kalmaz. O da anlamsız bir şey olur. “Kur’ân’ı anlama usûlü” kitaplarının zâten kendileri anlaşılmazdır. Bir anlama-sorunu olmamasına rağmen, bu tarz kitaplar anlamayı daha da zorlaştırıyorlar. Vahyin anlamı, zaman, mekân ve coğrafyaya göre değişmez, fakat zaman, mekân ve coğrafyaya göre insanların anlayışları değişir.

 

Kur’ân’ın bir lafzı vardır bir de rûhu vardır. Lafız anlamayla, rûh idrâk ile alâkalıdır. Lafzını okuyarak anlarsınız fakat rûhunu idrâk etmek için gereken şey “samîmiyet”tir. Kur’ân’ın gerçek mânâsını samîmiyetten kaynaklanan bu idrâk verir. Kur’ân’ın en ideâl anlama şekli, Hz Muhammed’in anladığı ve açıkladığı gibi olan anlama şeklidir. Kur’ân’ın ideâl pratiği olan Sünnet’i terk edenler ve hesâba katmayanlar, ömürlerini boş yere ve anlamsızca “Kur’ân âyetlerinin anlamının ne olduğunu araştırmak”la tüketirler. Güzel örneklik (Ahzâb 21) göz-ardı edildiğinde, Kur’ân’ın anlamları izâfileşir. Güzel örneklik, en doğru anlayışın ve anlamlandırmanın pratikliğidir.

 

Akıl kullanılarak vahyin yorumu yapılabilir ve vahiy anlamlandırılabilir. Fakat vahiy, akıl-üstü bir öğretidir. Aksi-hâlde akıl, “vahiyden üstün” yada “vahiy ile aynı üstünlükte” olsaydı, akıl bir vahiy meydana getirebilirdi. Yâni insanlar, akıllarını kullanarak gerçek bir peygamber olabilirdi ve hak bir din kurabilir ve vahiy-merkezli bir kitaba sâhip olabilirdi. Oysa akıl anlamlandırmanın kaynağı değil, aracıdır. Anlamlandırma rûh ile ilgilidir ve nefse değil de rûha dayalı olan akıl, ideâl anlamlandırmayı yapacaktır.

 

Aklı ve düşünceyi Allah’tan bağımsızlaştırmak yâni anlamsızlaştırmak, seküler aklı ve düşünceyi ilahlaştırmak ve hatta “en yüce ilah yapmak” anlamına gelir. Allah’a esir (teslim) olmadan, gerçek anlamda özgür olamazsınız. Kültürü içinde yaşamadığınız şeyin, bilgisini de hakkıyla idrâk edemezsiniz. Bu nedenle de onu gerçek anlamda benimseyemezsiniz. Yâni anlamlandıramazsınız.

 

Bilim ile ispât edilemeyen bir şeyi yok saymak, “bilimi ilahlaştırmak” anlamına gelir. Modern-bilim, bir “anlamsızlaştırma ameliyesi”dir. Zîrâ modern bilim parçalayıcıdır. Parçalanan şey anlamsızlaşır. Hümanizme ve modern-bilime göre kâinatta bir “anlam” yoktur. Kâinâta o anlamı “modernleşmiş Homo Sapiens” verir. İnsanı ilah edinenler, evrensel anlamda “bir toz zerreciği”ni ilahlaştırmış olurlar. Modern-hümanist bilim, “evreni Allah’tan bağımsız olarak anlamlandırma(!)” öğretisidir. Modern teoriler ve modern hayat-tarzı, bir “anlamsızlaştırma ameliyesi”dir.

 

Modernizm, “açıklama”nın “anlamlandırma”ya üstün tutulmasıdır. Modernizm, bir “anlamsızlaştırma uygarlığı”dır. Modernite, anlamdan kopuk bir hayat önermesiyle insanları bunalıma soktu. Anlamı olmayan hayat-tarzları, kendi-kendilerini bitirmeye mahkûm ve mecburdur.

 

İslâm’da, dünyevî kavramların içi boşaltılarak içi İslâmî anlamlarla doldurulurken; sekülerizmde ise, İslâmî kavramların içi boşaltılarak içi dünyevî anlamlarla doldurulur. İslâm’ın kavramları, modernite nedeniyle “anlam genişlemesi”ne uğratılmakta ve bu da mânâyı değiştirmektedir. İslâm’ın kavramlarının hakîki mânâsına ulaşmak için, o kavramların anlamları İslâm’ın kendi iç-dinamiklerine göre belirlenmelidir.

 

Bir kötülüğe yapılan îtiraz, ancak “iyi” tarafından olursa anlamlı ve tutarlı olur. Yoksa kötüye, diğer bir kötülük tarafından yapılan îtiraz hem anlamsız, hem de tutarsızdır.

 

İslâm’ı bilmek, İslâm’ın “dâvâsını anlamak ve anlamlandırmak” demektir. Yaşana-gelen; ahlâkî, sosyâl, ekonomik ve siyâsal bir örnekliğin olmaması, vahyin gerçek anlamını perdeliyor. Varlığı Allah ile anlamayı ve açıklamayı zûl görenlere, varlığı anlamlandırmak için ne “zaman” yeter ne de “mekân”. Bu nedenle de “milyarlarca yıl”dan ve “sonsuz evrenler”den bahsedip duruyorlar. Fakat insanı bu da tatmin etmez. Çünkü, “Kâlpler ancak Allah’ın zikri ile tatmin bulur” (Ra’d 28).

 

Modernite bir anlamsızlık uygarlığıdır: Modern insan bu nedenle hep anlamdan kopuk şeyler yapar ve anlamsızlık onun için anlam hâline gelir. Apaçıktır ki, îmanlı bir yaşam, îmansız bir yaşamdan daha anlamlıdır. İnsanı gerçek anlamda mutmain edecek tek şey, Allah yolunca yapılan “cihad”tır.

 

Saat gece 12.00 yâni 24.00.’den yarım sâlise önce yada yarım sâlise sonrası arasında ne fark vardır?. Yada 24.00’den bir sâniye önce ve sonrası; 1 saat önce ve sonrası?. Koca bir hiç. Ancak 1 saat önce yada sonra zâten her-gün olan periyodik döngüler sebebiyle yıldızlara farklı bir açıdan bakarız sâdece. O hâlde günün 24.00’de bitmesinin ne anlamı vardır?. Hattâ yeni yılın girmesi için bile 24.00’ü bekliyorlar. Bu saatlerde olağan-üstü ve anlamlı bir şey olmuyor ki. İslâm’da ise gün, Güneş battığında biter. Hem de muazzam görünümlü anlamlı bir batış/bitiş şekliyle. Akşam-ezanı okunduğunda.. Zâten “gün”, Gün-eş’in “gün”üdür. Güneş battığında gün biter. “Batmak” ile “bitmek” aynı yazılır Arapçada. Gün-eşin batması, gün-ün bitmesidir.

 

Yerine daha iyisini yap(a)mayacaksanız, “yıkma”nın bir anlamı olmaz.

 

Hazda anlam yoktur ve zâten haz nefis ile ilgilidir. Anlam daha çok, acıda ve zorlukta bulunur. Bu bağlamda gözyaşı anlamlıdır. Gözyaşı “acının sıvı” hâlidir. Haz ile anlam aynı-anda birlikte bulunamaz. Hazza yöneldiğinizde anlamdan, anlama yöneldiğinizde de hazdan vazgeçmeniz yada en azından hazdan büyük ölçüde kısmanız gerekir.

 

Anlamlı yaşamak “sınırlı yaşamak”tır, sınırsız yaşam-biçimi, mutlakâ anlamsızlaşmayı da yanında getirir. Bu bağlamda oruç yâni sınırlı yiyip-içmek, “yemek”e anlam katar.

 

Niceliksel artışlar niteliklerde olumlu anlamda bir değişiklik yapmıyorsa, beş para etmez. Bu nedenle paranın hâkim olduğu yerde ne rûh kalır, ne anlam kalır ne de ahlâk kalır.

 

Allah’ın Âdem’i yaratmasına “kan döker” diyerek îtirâz eden meleklerin anlayamadıkları şey, Âdem’in anlamlandırma yeteneğinin olmasıydı. Âdem bu yetenekle her şeye isim koymuştur. Meleklerin o’na secde etmesinin nedeni budur. O-hâlde “anlamsızlık içinde yaşayan insana melekler secde etmiyor” demektir. Allah meleklere anlamlandırmanın üstünlüğünü bu şekilde göstermiştir.

 

Hak ile bâtıl arasındaki farkın anlamsızlaşması, bâtıla alan açarken, hakkı blôke eder. Böylece bir anlamsızlık ve ahlâksızlık ortaya çıkar. Çünkü anlamsızlığın sonu ahlâksızlıktır.

 

Kâlpler gerçek anlamda ne malla-mülkle-parayla, ne de makamla-kadın (yâni masa, kasa ve nîsâ) ile tatmin bulur. Kâlpler ancak ve ancak Allah’ın zikriyle; yâni ilim, amel ve eylem bütünlüğü ile tatmin bulur. Çünkü kâlpler ancak anlamlı olan ile huzûra kavuşur. Zîrâ ruhlar ve kâlpler anlamlandırılmış olana meyyâldir.

 

Yazacak şeyleri olmayanlar, anlamsız cümleler kurarlar. Kelimelerin rûhu yüreğe hitâp etmedikçe, lafızlar insanı harekete geçirmez.

 

Mevcut Dünyâ “anlamsız” bir Dünyâ’dır. Mü’minin bu anlamsız Dünyâ’ya anlam katması zorunluluğu vardır. Gerekirse bunu, Dünyâ’nın altını üstüne getirerek yapmalıdır. Modernitenin en son basamağı olan post-truth, anlamsızlığın alenî hâle getirilmesi ve anlamlılığın yok sayılmasıdır.

 

İnsanın dîni, varlığı onunla anlamlandırdığı “şey”dir. İnsanın başına gelebilecek en büyük felâket, anlamdan yâni dinden kopmasıdır. Hayâtınıza anlam katan bir hedef, ideâl ve amacınız yoksa; siz bir hayvansınız. Hattâ hayvandan da aşağı..

 

Kâfir-müşrik ve dolayısı ile zâlim olanlar anlamdan nefret ederler. Bu nedenle onlar Dünyâ’da anlamlı bir şekilde yaşayamazlar ve “tek-dünyâlı” yaşarlar. Mü’minler ise “iki dünyâlı”dırlar. Bu yüzden Dünyâ’da “cenneti anlamsızlaştıracak” şekilde yaşa(ya)mazlar.

 

Evet; modern insan, bahsettiğimiz anlamsızlıkların girdabında boğulmaktadır. Bu girdaptan ancak anlamlı bir hayat yaşamakla kurtulabilir ki bunun için de vahiy-merkezli bir düşünce ve amel-eylem olmazsa-olmaz şarttır. 

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Google+ WhatsApp