Anlamın bozuklukları

Anlamın bozuklukları


İnsanlar içlerindeki yaşama heyecanın ateş sönmesin diye her şeyi abartıyor, sıradan hadiseleri taşıyamayacakları büyüklükte kelimelerle olduklarından çok daha önemli göstermeye çalışıyor. Koparılan yaygaraya karşılık gelebilecek cesamette bir şey olduğu yok aslında yeni hayatımızda. Sıradan olmakla anlamlı şeyleri, bir olağanüstülük yaldızıyla kaplayarak olan anlamından da sıyırıp uzaklaştırıyoruz. Peki neden? Neden kendimize böyle acınası bir oyun oynuyor, önümüze çıkan her şeyi allayıp pullayıp kendimize yutturmaya çalışıyoruz. Bir panik hali aslında bu! İnsana dair her şeyden mahrumiyetimizi el çabukluğuyla görünmez hale getirmek bizim bütün derdimiz!

“Bana tutku verecek herhangi bir şeye ya da kimseye artık rastlamayacağımı biliyorum. Birini sevmeye kalkışmak, önemli bir işe girişmek gibidir, bilirsin. Enerji, kendini veriş, körlük ister. Hatta başlangıçta bir uçurumun üzerinden sıçramanın gerektiği bir an vardır. Düşünmeye kalkarsa atlayamaz insan. Bundan böyle artık bu gerekli sıçrayışı yapamayacağımı biliyorum” diye yazmış Jean-Paul Sartre, ‘Bulantı’da.

Belki heyecanlarımızı solgunlaştıran türden bir yorgunluğun ilk belirtisi, içimizin bir yerden sonra akıp giden şeylere kendini bırakmayı artık istemiyor olmasıdır.

“Anladım ki,” diye mırıldandı kendi kendine, “dünyayı bir uçtan bir uca saran heyecan dalgaları artık benim kıyılarıma hiç vurmuyor.”

Sözcükleri hayatımızın gündelik ihtiyaçlarına göre eğip büktüğümüz için, bize bildiklerimizin dışında bir şey söyleme imkanlarını yok etmiş oluyoruz. Söylenen hiçbir şey, özünde çok derin, katmanlı ve ufuk açıcı bir muhteva taşıyor olsa bile, birbirimize hatırlatıp durduğumuz ezberin dışına çıkaramıyor bu yüzden bizi. Anlamın kendini tamamlaması, sözcüklerin insanlara ucu açık çağrışımlarla ulaşabilmesine bağlı... Tekrarlayıp durduğumuz her ezber, sözcükleri belli bir muhtevada katılaştırıyor ve daraltıyor. Bu kendimi sözcükler hazinesinin zenginliklerinden mahrum bırakıp, tabiri caizse anlamın bozuklukları ile idare etmemiz demek... Hayatımızdaki her şeyin bu kadar kısa zamanda bu kadar sığlaşabilmiş olmasını açıklayabilecek kritik bilgilerden biri de bu olsa gerek...

“Sözcüğün dokunulabilir yüzeyinin yok edilememesinin bir tek sebebi vardır? Bu yalnızca sözcüklerin bize yalan söylüyor olmasından değildir; üzerlerine onları birbirine bağlayan o kadar hesap ve anlam, o kadar kişisel niyet ve hatıra, o kadar eski alışkanlık kazınmıştır ki, yüzeyleri bir parça sıyrılsa bile hemen kapanıverir” diyor Fransız düşünür Gilles Deleuze.

Bir de şunu düşünün; ten kabuk bağladığında içten içe kanamaya devam eden bir yara ne hisseder?

Anlamak ya da hiç anlamamak... İşte hiç kafamıza takmadığımız asıl mesele!

Bir içinde büyüyen derde baktı, bir de elindeki sözcüklere... Mağlubiyeti kabullendi ve öylece sessizliğin ellerine bıraktı kendini.

Bazen kelimelerin boğazımda düğümlendiği gibi” dedi beyaz saçlı adam, “anlamlar da zihnimde düğümleniyor!”

Google+ WhatsApp