ALLAH’ın Sonsuz İlminde Sorularla Anlam Bulma Yolculuğu

ALLAH’ın Sonsuz İlminde Sorularla Anlam Bulma Yolculuğu


Mukaddes Tuva01 · ALLAH’IN SONSUZ İLMİNDE SORULARLA ANLAM BULMA YOLCULUĞU

 

Kur’an, Yüce Allah’ın tertemiz öğretisidir. Bu öğretinin amacı; akıllı ve iradeli varlıkların kendi akıl ve iradelerinden kaynaklanan karanlıklara düşmemesini sağlamak veya herhangi bir sebepten dolayı karanlıklara düşmüşse onu karanlıklardan aydınlığa çıkarmaktır. Bu öğretinin temelinde somut veya soyut, bireysel veya toplumsal olarak hiçbir akıllı varlığın kendisi gibi akıllı varlıkları (ilah, rab, terbiye edici, yol gösterici, ümit beslenen, kendisine sığınılan, muhtaç olunan vs.) edinmemesi içindir. Bu öğreti “Allah’tan başka ilah yoktur.” cümlesi ile mottolaştırılmıştır. Allah’ın dışında bir ilah olmadığı gerçeği, yaratılmış varlıkların ortaya çıkması ile başlayan bir gerçek değildir. Bu hakikat, Yüce Allah’ın ezeli varlığı ile birlikte vardır. 

 

Tabiri caizse ‘LA İLAHE İLLALLAH’ öğretisinin geçmişi, yaratılmış varlıkların geçmişinden çok daha öncesine dayanmaktadır. Buna bağlı olarak Yüce Allah’ın kendisini ve bu öğretiyi gösteren/işaret eden ayetlerin ortaya çıkışı da akıllı ve iradeli varlıkların ortaya çıkışından öncesine dayanmaktadır. Yüce Allah’ın varlığı ezeliyse -ki tüm hücrelerimizle ezeli olduğuna iman ediyoruz- bu varlığın kendisiyle ilgili hakikatleri, varlığı da ezeli olmak zorundadır. Yüce Allah’ın sonradan kazandığı bir özellik yoktur.

 

Son cümlemize şöyle bir itiraz geliştirilebilir. HALİK, BEDİ, MUSAVVİR, MUHEYMİN vs. gibi sıfatlar başka varlıkların varlığını zorunlu kılar. Yani bir varlık yoksa HALİK, MUSAVVİR, MUHEYMİN olunamaz. O halde nasıl olur da “Allah’ın sonradan kazandığı bir özellik yoktur.” diyebiliriz. Yüce Allah “Halik, bedi, muheymin, musavvir vs.” olmayı sonradan kazanmadı. Kendisinden başka hiçbir şey olmadığı zamanlarda da bu potansiyelin tamamı O’nda mevcuttu. O potansiyeli kullanması demek sonradan bir özellik kazandı anlamına asla gelmez.

 

İşte bu noktada Yüce Allah’ın dışında herhangi bir varlık olmadığı zamanlarda bile, Yüce Allah’ın bu potansiyelini gösteren ayetlerin var olması da elzem hâle gelmektedir. Fakat “Neden Yüce Allah’ın Kendisi’ni Kendisi’nden başkasının bilmediği ve görmediği bir ortamda bir başkasını bir başkasına işaret eden işarete ihtiyaç duysun?” şeklinde bir soru da sorulması gereken bir soru olarak ortaya çıkacaktır.

 

Yüce Allah’ın Kendisi’nden başka hiç kimsenin olmadığı bir ortamda ayetleri olması bir başkasına gösterme ihtiyacından dolayı değildir. O biri görse de görmese de vardır, birileri bilse de bilmese de vardır. O’nu gösteren ayetlere O değil, O’nsuz olamayacağını bilmesi gereken diğer varlıklar ihtiyaç duymaktadır. Fakat nasıl ki ezelden beri Yüce Allah’ta var olan HALİK potansiyelinin kullanılması durumunda HALİK olması görülebiliyorsa, onu gösteren ayetlere ihtiyaç duyan varlıkların ortaya çıkması da bu ihtiyacı açığa çıkaracaktır. Çünkü bir yaratıcıya muhtaç olmak her bir yaratılmışın potansiyelinde vardır. Yaratılmışlar olmadan bu muhtaç olma potansiyeli de açığa çıkmayacaktır.

 

Bunları neden söyledim?

 

Zihin dünyamızda Yüce Allah’ın öğretisini “akıllı ve iradeli” varlıkların ortaya çıkması ile başlatmaktayız. Çünkü hep “Akıllı ve iradeli varlık yoksa öğretiye de ihtiyaç yok.” gibi algılamaktayız. İşte bu algı elimizdeki Kur’an’ın ayetlerinin resullerin kıssaları üzerine şekillendiği, ayetlerin onlarla ortaya çıktığı anlayışını da beraberinde getirmiştir. Bu algıya göre “AYETLER RESULLER İÇİNDİR.” şeklinde bir denklem çıkmaktadır. Oysa durum bunun tam tersidir. “Resuller ayetler içindir.”

 

Her gelen resul zaten var olan ayetlerin mücadelesini vermiştir. Kur’an’ın tamamından resul kıssalarını çıkardığımızda veya Yüce Allah’ı tanımlayan ayetleri ele aldığımızda zaman çizelgesi olarak EZELİ olana varan bir ipin ucunu yakalamış oluruz. Hatta ezeli olmaz ise anlamı kaybolacak şeylere ulaşmış oluruz. Kur’an’daki resul kıssaları tüm resullerin işte BU EZELİ olanın mücadelesini anlatmakta, örneklendirmektedir. Resullerin tamamının çağrısı “akıllı ve iradeli varlıkların ALLAH’A dönmesi, yönünü Allah’a doğru çevirmesi” üzerinedir. Allah ise EZELİdir. O halde yönünü Allah’a dönen her akıllı varlık asılında yönünü EZELİYETE dönmüş olmaktadır.

 

Fakat burada yine bir soru soralım... ‘EZELİ’ kelimesi “geçmişe doğru bir sonsuzluğu” anlatan bir kelimedir. Oysa hem varlığa konulan düzenlerde hem de bizzat akıllı ve iradeli varlıkların tamamında “geleceğe” doğru gidilmektedir. Geçmiş ister sonsuz olsun isterse sonlu olsun geçmiş olduktan sonra ne fark eder?

 

İşte bu soru az önce “Allah’tan başka hiç kimse yokken ayetler vardı.” cümlemizin gerekçesidir. Çünkü ezeli olmak her şeyden bağımsız bir anlam değildir. EZELİLİK aynı zamanda EBEDİLİĞİ işaret eden bir ayettir. Başlangıcı olmayan birinin, sonunun olması zaten bir çelişkidir. O halde Yüce Allah’ın sıfatları bir yandan kendi varlıkları ile var olurken diğer yandan her bir sıfat başka bir sıfatı veya sıfatları işaret eden ayete dönüşmektedir. “Eğer hiç kimse yoksa onların ayet olması neye yarar?” şeklinde bir soru gelebilir. Fakat bir şeyin doğal varlığının anlamı “yarar” temeli üzerinden anlamlandırılamaz. Eğer böyle anlamlandırırsak kendisinden faydalanılmayan ya da faydası bilinmeyen her varlık anlamsız olacaktır.

 

O sıfatların yaratılmış varlıklara yararının ortaya çıkması başka bir şeydir, onların hiç kimse yokken de hem kendi başına anlamlı hem de başkasını işaret etmesi anlamlı halde olması başka bir şeydir.

 

Yüce Allah’ın ZULMETMEYEN biri olduğunun yararının anlaşılması, varlıkların yaratılması ile ortaya çıkmış veya anlaşılmış bir şey olabilir ama Yüce Allah’ın zulmetmemesi sonradan kazandığı bir özellik değildir. Onun öyle olması kendi varlığındandır. İster zulmetmeyecek varlıklar olsun isterse O’ndan başka hiç kimse olmasın O zulmetmeyen biridir.

 

Meseleye bu açıdan baktığımızda “KUR’AN yani Yüce Allah’ın öğretisinin DNAsı hep vardı.” gibi bir sonuca çıkmamızda hiçbir sorun gözükmemektedir. Burada hemen bir uyarı yapayım. Bahsettiğim konunun kelamcıların “Kur’an Halik midir, mahluk mudur?” tartışması ile uzaktan yakından bir alâkası yoktur. Çünkü onlar “Kur’an” deyince “ellerindeki yazılı kitabı” kastetmektedirler. Oysa Kur’an hep var olan öğretinin bizzat kendisi, el-kitap ise o öğretinin yazısıdır. O öğretinin kitaplaşması öğretinin başlangıcı değildir. “Yer çekiminin denkleminin olmadığı zamanlarda yer çekimi diye bir şey yoktur.” demek nasıl büyük bir saçmalıksa Kur’an’ın yani Yüce Allah’ın öğretisinin başlangıcını da o öğretinin kitaplaşması ile başlatmak o kadar saçmadır.

 

Kitap dediğimiz şeyin bizzat kendisi, içinde yazılanların hakikati değil, hakikatini gösteren hak ayetlerdir. ‘Elma’ kelimesi elmayı gösterir yoksa elmanın kendisi değildir. Kur’an’da geçen ‘ALLAH’ kelimelerinin kendisi Allah değildir, Allah’ı gösteren ayettir. Öğretinin kitabın içinde yazılı halde olması öğretinin kendisi değildir. O öğreti Kitap yokken de resul gönderilmemişken de Allah dışında hiçbir varlık yokken de vardı.

 

“Öğreti” denilen şeyin bizzat kendisi fiziki bir varlık değildir, tam tersi fiziki varlıklara doğal olandan kaynaklanan davranış kalıpları, düşünce kalıpları belirlemektedir. Şöyle bir açılım getirelim... Yüce Allah’tan başka hiçbir varlığın olmadığı durumda Yüce Allah eksik, kusurlu, yanlış veya hatalı davranış sergiler mi? Elbette ki sergilemez. Onun kusursuz bir Varlık oluşu varlığının gereğidir. Yani Yüce Allah kusursuz olmak için çaba göstermesi gereken bir varlık değildir. Onun kusursuz olduğunu başka biri görsün ya da görmesin bu böyledir. Merkeze böyle bir varlığı aldığınızda bu Varlık eliyle var edilen her bir varlık veya bu varlıktan sadır olan her bir fiilin KUSURSUZ olması zaten olması gerekendir. Yani işin tabiatı budur. Kusur, hata, yanlış ondan sadır olacak şeyler değildir.

 

Fakat akıllı ve iradeli varlıkların yaratılması durumu değiştirmektedir. Burayı açmak için şöyle bir soru soralım:

 

Evet, Yüce Allah’tan başka hiç kimsenin olmadığı bir ortamda O’nun kusursuz, hatasız olması zaten doğal olandır. Ama eğer akıllı ve iradeli varlıklar ortaya çıkmışsa O’nun iradesini olumlu ya da olumsuz yönde kullanacağı faktörler de çıkmış demektir. O halde yaratılmış varlıkların O’nu kusurlu davranmaya mecbur bırakması ya da O istemeden de olsa O’nu istemediği şeylere zorlaması da mümkün hâle gelmiş olmaktadır. Mesel, kavimleri helak etmesi, azap etmesi, cinleri veya insanları cehennem ile cezalandırması O’nun istediği şeyler değildir. Bu durumda “akıllı ve iradeli varlıklar O’nu yönlendirebiliyor” gibi bir sonuç çıkmamakta mıdır?

 

Epey kelam kokan bu yazı ve yine epey kelam kokan son soruyu daha da zorlaştırayım.

 

Kur’an’ın birçok yerinde ‘VELEV ŞAE’LLAH’ yani “Eğer Allah dileseydi” gibi cümleler bulunmaktadır. Bu cümleler Yüce Allah’ın istemediği bir işi yaptığına, istemediği bir işi yapmak zorunda kaldığına delil olmazlar mı? Bu durumda Yahudilerin “Tanrıyı kıyamete zorlamak” inançları doğru bir bakış hâline gelmemekte midir? Eğer Yüce Allah istemediği işi yapmak zorunda bırakılıyorsa pekala kıyamete de zorlanabilir? Bununla beraber eğer bu kapı açılırsa Yüce Allah’ın gelecek de dahil her şeyi bilmesi nasıl mümkün hale gelir? Üstelik sadece bu da değil. “Yanıltılabilen, şaşırtılabilen, zorlanabilen, mecbur bırakılabilen bir Allah’ın kıyamete kadar şaşmayan, dosdoğru ve her şeyi kapsayan bir kitap göndermesi nasıl mümkün olacaktır?” gibi bir soru da gündeme gelecektir.

 

Tam burada biraz da küstahlaşarak kendi kendimize şöyle meydan okuyalım...

 

MADEM Kİ SİZ “KUR’AN TEK BAŞINA YETER.” DİYORSUNUZ, MADEM “KUR’AN TEK KAYNAKTIR.” DİYORSUNUZ, BU SORULARIN CEVABINI DA SADECE KUR’AN’DAN CEVAPLAYIN HADİ...

 

Ne dersiniz, cevaplayabilir miyiz?

Google+ WhatsApp