Allah’ın Merhameti Adaletini Gölgelemez

Allah’ın Merhameti Adaletini Gölgelemez


Allah’ın Merhameti Adaletini Gölgelemez

 

Fecebook/Sevcan Bursalı

Şimdi ben bir soru soracağım.. İster bu kızın kafası karışık deyin. Ne derseniz deyin. Ama bir âlim desin bana bir şey.
Soru: Suriye’de senelerdir katliam var. Diri-diri yakılan insanlar var. Çocukların kolları ayakları parçalara ayrılmış. Analar ağlıyor. Babalar feryadı figan. En son Ensar vakfındaki olay bile yeter sorgulama için. Rabbimin merhameti nerde?? Evet.. Nerde??
O çocukların suçu ne? Koca şehrin günahını neden çocuklar çekiyor.
“İçimizdeki beyinsizler yüzünden bizi helak eder misin Allah’ım?” ayetinin zuhur etmesi sürekli yaşanan bir olay.
Hayır. Ben Rabbimi seviyorum. Teslimim ona eyvallah. Ama affeylesin beni. Kur’an ayetleri ile dünya gerçekliği arasında çelişkiler var.
Dünyada bu kadar zulüm varken, abdest şöyle alınır, dua böyle edilir. Vesaire gibi konular boş gelmeye başlıyor şiddetin yeryüzünde hâkim olduğunu gördükçe.
Rabbim Kur’an’ı korumuş eyvallah ama sanırım “anlamını” korumamış. O sebepten başka-başka anlıyor herkes. O sebepten fırkalara ayrılmışız. O yüzden mezhepler, cemaatler… Partiler, şunlar bunlar.
Gözümüzün önüne bu şiddet videolarını getiren çok saygı değer âlim ağabeylerimiz. Bize tüm bu olanların Allah indinde cevabını vermeniz mümkün müdür?

Cevap: Bu soruyu fecebook sayfasından alıntıladığımızı belirterek başlamak istiyoruz. Bunu önemsememizin sebebi sorunun, günümüz insanının Allah, İnsan, hayat ve Kur’an algısını bir çırpıda ortaya koyuyor olmasıdır.  Kızımız samimi bir itirafla yaşanan olayların sebep sonuç ilişkisini doğru olarak kurmakta zorlandığını itiraf ediyor.  Bu durum yurdum insanının çoğunun hayata ve olaylara bakışının resmidir.  Özellikle laik ve demokratik anlayışı içselleştirmiş kimselerin normal durumlarda hayatlarına karıştırmadıkları Allah’ı, işler sarpa sarınca hemen yanıbaşılarında görmek istemektedirler. Hem de en kısa yoldan işlerini yoluna koyması için!..  Ancak insan, hayatı ve kâinatı yaratan her biri için, değişmez ve de değiştirilemez yasalar koymuştur. Kim ne yaparsa yapsın onun yasaları hükmünü icra eder. Özellikle ilk insandan itibaren insanlar arasındaki münasebetleri düzenlemek için genel geçer yasalar koymuştur ki insan, insan olarak kalabilsin; insana ve çevresine karşı sorumluluk bilincini kuşansın, yaratana karşı kulluk görevini yerine getirsin diye.  Ancak insan kendini müstağni görerek rabbine isyan etmiş ve azmıştır. Alak suresinin ilk beş ayetinde insanı te’dip ve terbiye etmenin yolunu gösterirken;  bu yola girmeyen insanın akıbetini ise ayetlerin devamında şöyle dile getirmektedir:

“Gerçek şu ki, insan kendini kendine yeterli görerek azar. Kuşkusuz dönüş Rabbinedir.” (Alak 96/6-8)

Allah azan toplumlar ile ilgili prototip olarak İsrail oğulları üzerinden insanlığa şöyle bir misal verdiğini görüyoruz:

“Biz, Kitap’ta İsrail oğullarına: Sizler, yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız ve azgınlık derecesinde bir kibre kapılacaksınız, diye bildirdik.”

“Bunlardan ilkinin zamanı gelince, üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik. Bunlar, evlerin arasında dolaşarak (sizi) aradılar. Bu, yerine getirilmiş bir vaat idi.”

“Sonra onlara karşı size tekrar (galibiyet ve zafer) verdik; servet ve oğullarla gücünüzü arttırdık; sayınızı daha da çoğalttık.”

“Eğer iyilik ederseniz kendinize etmiş, kötülük ederseniz yine kendinize etmiş olursunuz. Artık diğer cezalandırma zamanı gelince, yüzünüzü kara etsinler, daha önce girdikleri gibi yine Mescid’e (Süleyman Mâbedi’ne) girsinler ve ellerine geçirdikleri her şeyi büsbütün tahrip etsinler (diye, başınıza yine düşmanlarınızı musallat kıldık).”

“Belki Rabbiniz size merhamet eder; fakat siz eğer yine (fesatçılığa) dönerseniz, biz de sizi yine cezalandırmaya döneriz. Biz cehennemi kâfirler için bir hapishane yaptık.” (İsra 17/4-8)

Bu ayetlerde anlatılan durum İsrail oğulları ile sınırlı olmayıp, her toplumun başına gelecek olan bir yasadır. Ve kıyamete kadar devam edecek olan sünnetullahdır. Toplumların tarih sahnesindeki durumu Rad suresi 11. Ayetinde belirtildiği gibi toplumun nefislerinde olanı değiştirmelerine paralel olarak gerçekleşmektedir. Bu yasa aynen tabiata konulmuş yasalar gibi sebep sonuç ilişkisi hiç değişmeden gerçekleşir. Yer çekimi kanununa tabi olarak havaya atılan taş nasıl yere düşüyorsa; suyun kaldırma gücü nasıl değişmiyor, gemileri yüzdürüyor ise, bozulan, azgınlaşan, Allah’ı hayatına karıştırmayıp kendini müstağni gören toplumları da Allah dilediği şekilde cezalandıracağının yasasını sünnetüllah olarak koymuştur. Bu da değişmez. Fert ve toplum nefislerinde olan anlayışı iyiden kötüye; yâda doğrudan yanlışa doğru değiştirdikleri zaman başlarına “kıyamet” kopacak; her türlü fitne ve fesat ve zulme muhatap olacaklar demektir. Cahiliye toplumlarının özelliği, güçlülerin egemenliği altında kalan zayıfların her türlü ezilmişliği yaşamaya mahkûm edilmeleridir. Eğer ezilenler kendilerini bu duruma mahkûm edenlerin zulmüne ortak olmaz onlara karşı dururlarsa; Allah onlara bir çıkış yolu gösterir ve onların eliyle o zulmü ve zalimleri bertaraf eder. Bunu yapmayıp zalimlerle zulümde yardımlaşırlarsa; o zaman da Allah dilediği takdirde hepsini birden yok eder. Ya da bir kısmının eliyle bir kısmından intikam alır.

Kur’an’ın şahadeti ile geçmiş toplumların yok oluş nedenleri, Allah’ın merhametinin tezahürü olarak göndermiş olduğu Peygamberleri yalanlamaları sebebiyle olduğu ifade edilmektedir:                                                                       “Nûh dedi ki: «Ey Rabbim! Onlar bana isyan ettiler; malı ve çocuğu hüsrandan başka bir şeyini artırmayan kimsenin ardına düştüler.» “Büyük büyük düzenler kurdular.“

“Ve dediler ki: Sakın ilâhlarınızı bırakmayın; hele Ved’den, Suvâ’dan, Yeğûs’tan, Ye’ûk’tan ve Nesr’den asla vazgeçmeyin!”

“ (Böylece) çok kişiyi yoldan saptırdılar. Sen de o zalimlerin sadece şaşkınlıklarını artır.”

“Nuh: «Rabbim! dedi, yeryüzünde kâfirlerden hiç kimseyi bırakma!»

“«Zira sen onları bırakırsan kullarını yoldan çıkarırlar ve sadece ahlâksız ve kâfir çocuklar doğururlar.» (Nuh 71/21 25;27)

Nuh kavminin akıbetini böylece gözlerimizin önüne seren Allah, yeryüzünde kendisinden habersiz bir yaprağın dahi yerini terk etmediğini ifade ederken, “insanı biz yarattık nefsinin ona ne fısıldadığını, sinelerin neyi gizlediğini ve gözlerin hain bakışlarını biliriz” buyurmaktadır. Bununla bize: Sizinde ne yaptığınızı biliyoruz. Zannetmeyin ki biz bundan gafiliz. Sizi de sizden öncekilerin (iyi ve yaya kötü) akıbetine adım adım yaklaştırıyoruz demektedir. Allah halimdir hiç acele etmez.

“Hiçbir ümmet, ecelini ne öne alabilir, ne de erteleyebilir.”   “Sonra biz peyderpey peygamberlerimizi gönderdik. Herhangi bir ümmete peygamberlerinin geldiği her defasında, onlar bu peygamberi yalanladılar; biz de onları birbiri ardından (yokluğa) yuvarladık ve onları efsâne yaptık. Artık iman etmeyen kavmin canı cehenneme!” (Müminun 23/43-44)

Bu ayetler sanki günümüzün müstekbirlerini, küresel ölçekte oyun kurucularını, çıkarları uğruna çeşitli hilelerle kardeşi kardeşe, Müslüman’ı Müslüman’a kırdırmak için her türlü yolu kullanarak yer küreyi kana buladıklarının resmini vermektedir. Onlar nasıl Nuh (as)’ın karşısında kendi ilahlarına sarılmayı telkin ediyorlarsa; bunlar da kendi sistemlerine sarılmayı her şeyin üstünde görmeye devam ediyorlar. Şimdi bunlar o kâfirlerden daha mı hayırlı? Sünnetüllahın çerçevesini çizen bu manzaraya bakarak insanlık tarihindeki yerimizi tespite çalışalım. Allah’ın son elçisi Muhammed (as)ile gönderdiği İslam’ın yeryüzüne getirdiği huzur ve güven ortamı M.622 de Medine de insanlık ile buluşmuş; M. 750 de Abbasilerin kuruluşu ile de Türkler kitlesel olarak İslam’ı kabullenmişlerdi. Kendilerini cihada adayan bu kavmin gayretleriyle dünyaya uzun yıllar egemen olan İslam, son kalesini bu topraklarda M. 1920 de kaybetmişti. Bundan sonra gelişen manzaraya bakarsanız Allah Teâlâ’nın İsrail oğulları için çizdiği rotanın (İsra 17/4-8) bizler için de tekrarlandığını göreceksiniz. Çünkü toplum nefislerindekini değiştirmiş, hayata seküler bir pencereden bakmaya başlamışlardı. Prof. Ahmet Mumcunun ifadesiyle: “Biz bu halkın hukukunu, kılık kıyafetini ve hayat anlayışını değiştirmemize rağmen; “biz artık Müslüman değiliz” sözünü kırsal kesimdeki insanları bırakın, şehirdeki entelektüeller bile bir espri olarak kullanıyorlardı. Gerçekten Müslüman olmadıklarının farkında bile değillerdi.”  O günden bu güne köprülerin altından çok sular geçti. Halkı Müslüman olan ülkelerde beşeri sistemler kök saldı. İnsanların sinelerinde yer edindi. Ellerinde iş, evlerinde aş oldu. Dünkü radikal söylemlerin sahibi olan nice “Müslüman’a” yoldaş oldu. Daha da ileri giderek İslam’la anlamdaş oldu. Neredeyse ‘Allah dininin adını yanlış koymuş! Nitekim “Demokrasi eşittir İslam” diyen ilahiyatçılarımız oldu. Hıristiyanların İznik konsülü gibi Abant konsüllerinde İslam algılarına ayarlar çekildi. Din ve dindarlık şablonları değiştirildi. Bütün bunlar olurken Müslümanlar da birlikte hafızalarını değiştirdikleri için hiçbir şey batıcı gelmedi. Herkes halinden ve yolundan memnun yeni bir Lale Devrine kadem bastıklarını sandılar! Esas hesap öbür tarafta olmakla birlikte elbette dünyada da Allah intikamını alacaktır.

İşte içine düştüğümüz bu durumda bir olumsuzlukla karşılaştığımız zaman feryadı basıyoruz; Allah’tan Peygamberden, Kur’an’dan ve İslam’dan şüphe etmeye başlıyoruz. Bizler Allah’ı kendimize hizmetkar tuttuğumuzu yada başımız sıkıştığı yerlerde yardıma çağırdığımız süper kahramanımız olduğunu zannediyoruz. Biz keyfimize göre yaşayalım ona kulluk etmeyelim ama O bize hizmette kusur etmesin istiyoruz. Allah ise böyle bir konumdan müstağnidir.

“Nitekim içinizden size bir peygamber gönderdik. O size ayetlerimizi okuyor, sizi temizliyor, size kitabı ve hikmeti öğretiyor. Size bilmediğiniz şeyleri öğretiyor.”

“Öyleyse siz Beni anın ki, Ben de sizi anayım. Bir de Bana şükredin, nankörlük etmeyin.” (Bakara 2/151-152)

İşte Allah’ı anmayan bir dünya, Allah’ın bunca nimetine ve bir damla sudan insan haline getirdiği lütfuna nankörlük edip, yönünü müstekbirlere dönen dünyanın, yeni ilahı teknoloji ve buna dayanan güç odakları olmuştur. İşte çok sevip saydıkları uğrunda seferber oldukları “ilahlarının” onlara reva gördüğü hayatta budur. İşte Irakta, Suriye de ve dünyanın değişik coğrafyalarında bu ilahlarının çıkarları uğrunadır yapılan bunca savaş ve dökülen bunca kan. Bu ilahlara kul olanların, Allaha tenezzül etmeyenlerin, onun dinini yüceltmek için savaşmayanların bulundukları halden şikâyet etmeye hakları yoktur.                                                                                                                                  “Ey iman edenler, sizi kendinize hayat verecek şeylere davet ettiği zaman Peygambere ve Allah’a icabet edin! Ve bilin ki, Allah gerçekten kişi ile onun kalbi arasını girer ve siz, kesinlikle O’nun huzurunda toplanacaksınız!”

“Ve öyle bir fitneden sakının ki, içinizden yalnızca zulüm yapanlara dokunmakla kalmaz. Ve bilin ki, Allah’ın cezası şiddetlidir.” (Enfal 8/24-25) İşte o fitne kapımıza kadar gelmiş, nefsimizi ve neslimizi etkisi altına almıştır. Öyle ki inandığını söyleyenler bile Allah’ın kitabının günümüzün problemlerini çözemeyeceğini söyleme cüretini gösterir olmuşlardır. İnsanların elleriyle yaptıkları caniliklere bakarak Allah’ın merhametini sorgulama cüretinde bulunur olmuşlardır. Allah, kullarını Kitabına sarılarak birliğe çağırmasına rağmen, fırka fırka olmanın suçunu Kur’an’a yükleyerek zeytinyağı gibi üste çıkma gayretine girmişlerdir. Kurtuluş isteyenlerin, yeniden iman ederek şu ayetin çizdiği rotaya özüyle ve sözüyle tabi olmasının gerektiğini düşünüyoruz:

“Ey iman edenler! Allah’a, peygamberine, peygamberine indirdiği kitaba, daha önce indirdiği kitaba da iman edin! Kim Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe inanmazsa, pek derin bir sapıklığa saplanıp gitmiştir.” (Nisa 4/136)

 

HÜSEYİN BÜLBÜL

İKTİBAS ÇİZGİSİ

Google+ WhatsApp