Allah’ın Adaletinden Şüpheniz mi Var?

Allah’ın Adaletinden Şüpheniz mi Var?


Eli kalem tutan ağzı laf yapan herkesin dilinden düşürmediği adalet ne menem şeydir ki “devletin dini yoktur; devletin dini adalettir” diyerek dini olmayan devletten nasıl bir adalet çıkacağını anlamak mümkün değildir. Adalet,  pazardan alınıp bakkalda satılan, insanların kendi hevalarından üretecekleri bir şey değildir. Onun ilkelerini insan aklının tarafgir ve bencil karakterinin belirleyiciliğinden beklemekte mümkün değildir. Çünkü İnsanın belirleyiciliği kendi algı ve anlayışı gibi sınırlıdır. Adalet ise, tüm insanlığı geçmişi, hali ve geleceği ile kapsayıcı olmak zorundadır.  Adalet nedir sorusunun cevabına baktığımızda :

Adalet, hakkı ait olduğu yere koymaktır diye tanımlandığını görüyoruz. Bu durumda “Hak” denilen şeyin ne olduğu gündeme gelmektedir.

Hak, varlığın yaratıcısı tarafından var edişle birlikte her varlığın kendisine vermiş olduğu imtiyazlardır. Yaşama hakkı, beslenme Hakkı, sahiplenme/ mülk edinme hakkı, kendisine verilen haklarını koruma, gözetme hakkı vb. gibi.

Hakkı veren, vermiş olduğu bu imtiyazı başıboş bırakmamış, hakkın nasıl elde edileceğini, nasıl korunacağını, devredilip devredilemeyeceğini, elde etmenin yollarını, elden çıkarmanın yöntemini, usulüne uygun olmayan bir yolla elde etmenin sonuçlarını da takdir ve tespit etmiştir. Bütün bunların üzerine hakkı veren, yeri ve zamanı geldiğinde de (Mal, can, evlat dâhil tüm verdiklerini geriye ) alabileceğini de bildirmiştir. Bu konuda kimseden izin almadığı gibi kimseye de hesap vermeyeceğini; ancak herkese vermiş olduğu kadarının hesabını sormak için ilahî adaletin terazisini ortaya koyacağını, zerre kadar hayrın ve şerrin karşılığını vereceğini bildirmiştir.

Durum bu iken, kendileri Allaha teslim olmayan, hevasını İlah edinmiş insanların, doğruluğu kendisinden menkul kuralları nasıl Adalet olacak? Uygulanması durumunda bu kurallara adil diye tutunmuş olanların Allah indindeki durumları ne olacak?  Allah’ın yasalarını arkalarına atan bu güruhun yapmış olduklarını  Allah elbette kabul etmeyecek; hesap günü bunların elleri boşa çıkacak, sonları hüsran olacaktır.

Bu insanlar, “namazda gözü olmayanın ezanda kulağı olmazmış” özdeyişinde ifade edildiği gibi; Allah Teâlâ’nın insanlık için göndermiş olduğu kitaba yaklaşımları, onu anlamak ve yaşamak için değil; onun adil olarak ortaya koymuş olduğu hükümleri örtmek, karalamak, hatta yer-yer alaylı bir tavırla akıl dışılıkla itham etmektedirler.

Örneğin: Tevbe suresinin 5. Ayetini bağlamından kopartarak büyük bir zulüm örneği olarak göstermeye çalışmaktadırlar. Bunu yapanlar sıradan insanlar değil,  işi bilen bilmesi gereken insanlardır. Bu sure Hicretin 9. Yılında gelmiştir. İslam’ın ve müminlerin müşrikler ile mücadelesi ise 22 yıldır devam etmektedir. Bu süreçte hicri 6. Yılının Mart ayında yapılan Hudeybiye antlaşması ile aralarında 10 yıllık bir barış yapılmıştı. Bu antlaşma gereği Resulullah (a.s.) ve arkadaşları bir yıl sonra yarım kalan umrelerini yapmışlardı. H. 8.yılda ise bu antlaşma Mekkeliler tarafından bozulduğu için, Resulullah (a.s.) Antlaşmayı bozan müşriklerle yeniden antlaşma yapmamış ve Mekke’yi fethe karar vermişti. Mekke’nin fethinden sonra çevredeki kabilelerden müslüman olmayanlarla yeniden antlaşma yapılmış ve Medine’ye dönülmüştü.  H. 9. Yılda İslami anlamda Hac farz kılınmıştı. Resulullah (a.s.) o yıl hacca gitmek için durumu uygun olmadığından (Hudeybiye antlaşmasından sonra Resulullah çevredeki devletlere İslama davet mektupları göndermişti. Bu nedenle Resulullah ile görüşmeye gelen elçilerle görüşülmesi gerekiyordu. O sebeple) Hz. Ebu Bekir’i (ra) Hac Emiri olarak tayin etmiş ve hac kafilesi yola çıkmıştı. İşte bu süreçte Tövbe suresi nazil olmuştu. Surenin içeriği Haccın ve müşriklerin durumu ile ilgili olduğu için Resulullah(a.s.) Hz. Ali’yi(r.a.) bu sureyi o yıl hacca gelen mümin ve müşriklere Arafat vakfesinde duyurmak için Mekke’ye göndermiş ve Allah Teâlâ’nın hükmünü herkese açıklamasını istenmişti. Bu arada yapılan antlaşmaları bozmayanlara karşı sonuna kadar sadık kalınacağı ayette Allah tarafından taahhüt edildiği gibi; antlaşmayı bozanlar için de dört ay süre tanınarak; ya müslüman olup mallarını ve canlarını kurtaracaklar. Ya da dört ayın bitiminde ölüme hazır olacakları ilan edilmişti.  Bununla beraber 6. Ayette içlerinden Eman dileyenlere Eman verilmesi, sonra da Emin olacakları yere kadar ulaştırılması Allah Resulden istenmektedir. Böylece ölüm tehdidi, bütün ikaz ve uyarılara rağmen antlaşmayı bozup savaşı isteyen müşrikler için olduğu görülmektedir.

Şimdi bu ayetleri kendi bağlamında ve tarihi seyri içerisinde vermek istediği mesajı birlikte okumaya çalışalım:

1-“Allah ve Resulünden kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere bir ihtardır!”

Dikkat edilirse bu ihtar,  yeryüzündeki tüm müşriklere değil, sadece belli, bilinen ve antlaşma yapılmış ve bu antlaşmayı bozan müşriklerle ilgili bir hüküm olduğu görülmektedir.

2-“Yeryüzünde dört ay daha dolaşın. Ve bilin ki; siz, Allah’ı aciz bırakamazsınız. Hem Allah, gerçekten kâfirleri rüsva eder.”

Bunların savaşı Allah ve Resulü ile idi ki Allah Teâlâ: Allah’ı aciz bırakamazsınız buyuruyor. .

3-“Büyük hacc günü, insanlara Allah ve Resulünden bir ilandır. Muhakkak ki Allah ve Resulü, artık müşriklerden uzaktır. Eğer tevbe ederseniz; bu, sizin için daha hayırlıdır. Yok, eğer yüz çevirirseniz; bilin ki; siz, Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz. Küfredenlere elem verici bir azabı müjdele.”

Büyük hac gününde tüm insanlığa ilan ederek; Allah ve Resulünün müşriklere olan tavrını belirtiyor. Buna rağmen tevbe ederlerse bütün suçlarından kurtulacakları bildiriliyor. Bununla birlikte tenezzül etmezlerse, Allah’ı aciz bırakamayacakları ve gereğinin yapılacağı ilan ediliyor.

4-“Ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden (antlaşma şartlarına uyan) hiçbir şeyi size eksik bırakmayan ve sizin aleyhinize herhangi bir kimseye arka çıkmayanlar (bu hükmün) dışındadır. Onların antlaşmalarını, süreleri bitinceye kadar tamamlayınız. Allah (haksızlıktan) sakınanları sever.”

Bu sayılanların hepsi antlaşmayı bozanlar için olduğu; antlaşmalarına sadık kalanlara sonuna kadar sadık kalınacağı tekrarlanıyor.

5-“Haram aylar çıkınca; artık müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün. Onları yakalayın ve hapsedin. Her gözetleme yerinde onları bekleyin. Eğer tevbe ederler; namaz kılar, zekât verirlerse; yollarını serbest bırakın. Muhakkak ki Allah; Gafur’dur, Rahim’dir.”

İlk dört ayette dile getirilen şartlara rağmen durumunu değiştirmeyen Allah ve Resulüne boyun eğmeyen asi müşrikleri, haram aylar çıkınca bulduğunuz yerde öldürün. Yakalayın ve hapsedin. Her gözetleme yerinde onları bekleyin. Yani tüm yollarını tutun. Eğer bu son durumda bile tevbe eder, namazı kılar, zekâtı verirlerse yollarını serbest bırakın. Bütün bunlara rağmen Allah günahları bağışlayıcı ve sonsuz merhamet sahibidir buyuruyor.

İslamı karalamak isteyenlerin yüzleri kızarmadan bu ayete “kılıç ayeti” diyerek İslamı,  inanmayanlara hayat hakkı tanımayan, yargısız infaz yapan, insanlığın cellâdı gibi gösterme gayretindedirler.  Bu nedenle surenin ilgili ayetlerini bütüncül olarak değerlendirmeden ve diğer surelerdeki ilgili ayetleri okumadan hüküm vermek bilmeyenleri yanıltır; bilerek bu işi yapanları da acı bir sonuca götürür. Allah asla kimseye yargısız infaz yapmaz. Yapmayacağını surenin başından beri her türlü imkânı ortaya koyarak gösteriyor. Buna rağmen  “İslam müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün diyor” diyerek sözün başını ve sonunu almadan sunmak asla doğru bir anlayış ve anlatış değildir. En hafif ifadeyle Allah’a iftiradır.

6-“Ve eğer müşriklerden biri senden Eman dilerse, Allah’ın kelâmını işitip dinleyinceye kadar ona Eman ver, sonra (müslüman olmazsa) onu güven içinde bulunacağı bir yere ulaştır. İşte bu (müsamaha), onların, bilmeyen bir kavim olmalarından dolayıdır.”

Lütfen Allah’a, Resulüne ve de İslama iftira etmeden önce bu ayetleri yeniden tarihi arka planıyla birlikte okuyalım ve düşünelim! Eman isteyen müşriklere aman vereceksiniz. Sonra sizden Allah’ın kelamını dinleyecekler;  sonra da emniyet içinde olacakları yere ulaştıracaksınız. Bu hakkı Allah’tan başka kim verir?

7-“Mescid-i Haram’ın yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınızın dışında müşriklerin Allah ve Resulü yanında nasıl (muteber) bir ahdi olabilir? Onlar size karşı dürüst davrandıkları müddetçe siz de onlara dürüst davranın. Çünkü Allah (ahdi bozmaktan) sakınanları sever.”

İslam’ın adalet anlayışı her zaman misliyle muameledir.

8-“Onlarla nasıl sözleşme olabilir ki, sizin aleyhinize ellerine bir fırsat geçse, hakkınızda ne bir antlaşma gözetirler, ne de bir yemin. Dil ucuyla sizi hoşnut etmeye çalışırlar, fakat kalpleri o kadarına da razı olmaz. Zaten onların çoğu fasıktırlar.” (Tevbe 9/1-8)

Yedi ve sekizinci ayetlerde müşriklerin Allah’a, Resulüne ve müminlere karşı gönüllerinde olan duyguyu Allah deşifre ediyor. “Onlarla nasıl bir antlaşma olabilir ki, sizin aleyhinize onların ellerine bir fırsat geçse; hakkınızda ne bir antlaşma gözetirler ne de yemin. Sizi dil ucuyla memnun etmeye çalışırlar, ama kalplerindeki kin ve düşmanlıktan dolayı o kadarına bile gönülleri razı değildir. Zaten onların çoğu fasıktır” buyurarak, müminlerin onlara karşı güven konusunda teyakkuzda olmaları gerektiğini hatırlatmaktadır. 

Bütün bunlara rağmen Allah’ın hükümlerini beğenmeyen,  onun adaletinden emin olmayan tarihsel takıntılı insanların tüm insanlık tarihine bir göz atıp, dürüst bir değerlendirme yaparak düşünmeleri gerekmez mi? Medeni dünya(!) batıl düşüncelerini yaymak, çıkarlarını korumak, yeni topraklar elde edip, yeni kaynaklara ulaşmak için yapmış oldukları savaşlarda; güdülen siyasetin, uygulanan “adaletin”,  öldürülen insan sayısının; İslam’ın yayılışındaki gösterilen hassasiyet, güdülen siyaset, uygulanan adaletle kıyası mümkün müdür?

Resulullah’ın(as) 10 yıllık Medine döneminde yapmış olduğu savaşlarda fethedilen topraklar 2 milyon km kare,  müslümanlardan şehit olan insan sayısı 150 kişi, karşı taraftan öldürülen düşman sayısı ise 250 kişi olduğunu biliyor muyuz?   Şimdi bu gerçekler karşısında elimizi vicdanımıza koyup düşünelim!

Medeni (!)dünyanın çıkarları uğruna geçmişte yaptığı iki dünya savaşında ve hali hazırda hiç hız kesmeden devam ettirdiği üçüncü dünya ülkelerindeki çıkar mücadelesinde öldürdüğü insan sayısını kaç milyonlarla ifade etmemiz gerekir?! İdeolojisine, hayat anlayışına, adaletine hayran olunan(!) ABD ve AB nin tarihi siciline kısa bir göz atalım:

ABD 1945 yılında Japonya’nın iki kentine atmış olduğu atom bombası ile 350 bin kişiyi öldürmüş binlerce kişiyi de sakat bırakmıştır. Yine aynı yılda Almanya’nın üzerine yağdırdığı bombalarla taş üstünde taş bırakmamış, sadece Dresden kentinde 200 binden fazla çoğunluğu çocuk ve kadınlardan oluşan insanı öldürmüştü.

Birinci dünya savaşında yaklaşık olarak 6.6milyon sivil, 10 milyon asker öldürülmüştür. Günlük kaybedilen insan sayısı 6 bin kişidir. İkinci dünya savaşının bilançosu ise daha vahimdir. 1939-1945 yılları arasında yapılan bu savaşta 45-50 milyon insan hayatını kaybetmiştir.

Bunlar bu insanların geçmişi. Şimdiki hallerini ise yaşayıp görüyoruz. Afganistan, Irak, Suriye, Uzak doğu ve Afrika’daki uygulamalarını görmemek duymamak için kör ve sağır olmak gerek. Bu caniliği insanlık için reva görmek;  medeniyet mi deniyyet mi?  Durumun muhasebesini ve mukayesesini insanlık iddiasında bulunan insaf ve izan sahibi olan insanlara  bırakıyoruz!..

Google+ WhatsApp