Allah’ı Gereği Gibi Takdir Edememek

Allah’ı Gereği Gibi Takdir Edememek

Hristiyan teolojisinin şekillenmesinde önemli bir yere sahip olan Pavlus verdiği vaazlarda dindarları mevcut devlet/otoriter yapılara mutlak itaate çağırıyordu: “Herkes, altında yaşadığı yönetime itaat etsin. Çünkü Tanrı’dan kaynaklanmayan yönetim yoktur. Tüm yönetimler Tanrı tarafından

Allah’ı Gereği Gibi Takdir Edememek

 

Hristiyan teolojisinin şekillenmesinde önemli bir yere sahip olan Pavlus verdiği vaazlarda dindarları mevcut devlet/otoriter yapılara mutlak itaate çağırıyordu:

“Herkes, altında yaşadığı yönetime itaat etsin. Çünkü Tanrı’dan kaynaklanmayan yönetim yoktur. Tüm yönetimler Tanrı tarafından tesis edilmiştir. Bu nedenle, yönetime karşı direnen Tanrı buyruğuna karşı gelmiş olur. Karşı gelenler ise yargılanır…”(Rom 13, 1-2)

Calvin de aynı şeyi söylüyordu: “İnsanlıktan çıkmış bir prens tarafından zalimce incitildiğimizde ya da bir müsrif ve açgözlü tarafından soyulduğumuzda, yağmalandığımızda Tanrıya karşı kendi günahlarımızı hatırlayalım ki bu musibetler hiç şüphesiz günahlarımızın cezasıdır…”

Onlar: “İktidar tanrı tarafından verilen bir olgudur o halde devlete karşı çıkmak Tanrıya karşı gelmekle eşdeğerdir. Devlet tanrı tarafından seçilmiş bir güçtür; dolayısıyla düzene itaat tanrıya itaat; isyan ve başkaldırı ise tanrıya başkaldırıdır …” diyordu.

Dünyevi otoriteye isyan eden ve bu nedenle cezalandırılan kimseler, tanrısal düzene karşı çıktıklarından dolayı Tanrının gazabına uğramış olanlardı.

Yine onlar bu durumun Mesih’in yeryüzüne ikinci gelişine kadar devam etmesi gerektiğini; Mesih’in ikinci kez yeryüzüne gelişiyle birlikte bütün iktidarların feshedilip otorite ve iktidarın yalnızca tanrıda toplanacağını savunmakta idiler.

Tüm bu savlar muharref Hıristiyanlığın da temel savları idi.

***

Hristiyan din adamları ve yöneticilerin bugün de geçmişte olduğu gibi sapkınlık ve putperestliklerini sürdürmekte.

Çünkü ezelden ebede dünya var oldukça hayatı düzenlemeye ilişkin kurallar koymak her dönem Rablik iddiasıdır.

Tüm yönetimler bu durumuna düşmemek için vahyi temel referans almalıdır.

İktidarlar açısından durum böyleyken yönetilenler acısından da onları rab kabullenme durumuna düşmemek için vahye kayıtsız şartsız bir itaat söz konusu olmalıdır.

Çünkü sosyal düzenin Allah tan başka muktedirler tarafından düzenlenmesi adı ister demokrasi ister teokrasi isterse monarşi olsun Allah tan başka rabler edinmektir.

Ve İktidarın Rableşmesi Allah’ın iktidarı haricindeki tüm iktidar şekillerini kapsayıcıdır.

***

Kullar üzerinde muktedir olma hevesi aslında şeytana atfedilen olumsuz vasıflardan.

İslam tasavvurunda Allah’a rağmen Allah gibi belirleyen olma, değer koyma, yasalar vazeden olma kesin bir haddi aşma eylemidir. Çünkü bu hak, sadece ve sadece Allah’ın hakkıdır.

Zaten sözlükte güç yetirmek, hâkimiyet kurmak, sahip olmak, tasarrufta bulunmak anlamına gelen Mülk kelimesi Kuran’da “tüm evren üzerinde hükümran olmak” anlamını ihtiva eder. Yüzlerce ayette Allah gökler yer ve bunların arasındaki her şeyin kendisine ait olduğunu vurgular.

İktidar ve devlet de Kur’an’da “mulk” kelimesiyle ifade edilir.

Ve Allah Kuran’da tüm mülkün, her türlü otorite ve egemenliğin kendi koymuş olduğu sınırlar ve kurallar çerçevesinde olması gerektiğini net çizgilerle defaten anlatır, ikaz eder:

“Allah ve resulü bir işe hükmettiği zaman mümin bir erkek ve mümin bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur…” (Ahzab 36)

Oysa diğer tüm dinler gibi muharref Hıristiyanlık ta Yeni Ahit’e referansla: “Sezar’ın hakkını Sezar’a Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya..” (Matta 22.21) ifadesi ile her iki otoriteyi de meşru kabul etmeye çağırır insanı. Yani kilise ve devlete…

Batıda Devleti yöneten tüm iktidarlar meşruiyetini dinden, kiliseden, ilahiyattan alır.

Dolayısı ile hayatı düzenlemekle ilgili bir iddiası kalmamış Hristiyanlık,  dünyevi iktidarların işine gelmiş; tüm mezhepleri ile birlikte devlete teslim olmuş bir din ve kilise iktidarların egemenlik alanını artırmıştır.

***

İslam’ın devlet öngörüsünde Tanrı ve Sezar ikilemi söz konusu değildir.

İktidarın dini ve dünyevi şeklinde ikiye ayrılması Müslümanlar için tamamen yabancı bir fikirdir.

Bu ayrım Müslüman tasavvurunda ancak son dönem modernist, batıcı, öykünmeci çevrelerce oluşturuldu.

Hz. Peygamberin devlet başkanı olmadığı veya İslam’ın devlet talebi olmadığı değerlendirmeleri Allah’ın kitabını modern okumalarla okuyarak sınırlandırıp biçimlendirmenin örnekleridir.

Müslümanların din tasavvurunda adalet ahlak siyaset gibi konuların birbirinden ayrı ve müstakil mevcudiyetleri hiçbir dönem söz konusu olmamıştır.

Modern döneme dek bu böylece devam etmiş böyle bir konu neredeyse yüzyıllarca gündeme gelmemiş, tartışılmamıştır.

“Allah’ı gereği gibi takdir edememek” olarak değerlendirebileceğimiz bu hastalıklı inancı Kuran detaylı örneklendirmelerle şiddetle eleştirir ve Allah’ın yalnızca yaratan, düzenleyen, rızık veren değil; yöneten, egemen olan, yargılayan, hesaba çeken ve benzeri en üstün güç olduğunu vurgular.

Allah yalnızca metafizik bağlamda değil her anlamda otorite yetkisini mutlak şekilde elinde tutar.

O mülkün sahibidir, maliktir, her şeye hâkimdir, hükmün yegâne kaynağıdır.( Ali İmran 26, Taha 114, Müminun 116, Haşr 23)

O, yerin göklerin ve her ikisi arasındaki her şeyin, tüm âlemlerin rabbi ve ilahıdır. (Fatiha 2, Sad 66, Nebe 37)

O her şeyin yaratıcısı ve düzenleyicisidir. İnsanlar için takip edilecek yol, yöntem, nizam ve düzen koyandır.  İnsanlara bireysel ve sosyal yaşantılarında riayet etmeleri gereken hudutlar/sınırlar koyandır. (Nisa 13)

Doğruyu ve yanlışı, haramı ve helali, yasal olanı ve olmayanı sadece o belirler. Otorite yetkisine yönelik tüm merciler referansını ondan, onun koymuş olduğu hükümlerden, kurallardan almak zorundadır.

Kim Allah’a ve Resulüne karşı gelirse şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır.” (Ahzab 36)

Allah’ın belirlediği kural ve kaidelere dayalı olmayan, referansını Allah’ın kitabından almayan hiçbir yönetim, güç ve yetki kullanımı meşru değildir.

Dünyevi yaşamda hâkimiyet süren otoriter yapıların ve güçlerin meşruiyeti sadece Allah’ın kitabında belirlemiş olduğu çerçeveye uygunluk açısından değerlendirilir.

Buna göre Allah’ın belirlemiş olduğu kurallara ve sınırlara riayet ediyorsa bir otorite meşrudur. Allah’ın koymuş olduğu sınırlar dışında gerçekleşen her otorite kullanımı onun hükümlerine muhalif öğeler taşıyorsa bu mutlak anlamda bir haddini aşmadır, Allah’ın yetkilerini gasptır.

Batıldır, değersizdir, gayrı meşrudur…

Selam ve dua ile…

 

 
ENES TARIM
İKTİBAS ÇİZGİSİ

Google+ WhatsApp