Allah insanı vezir de eder rezil de

Allah insanı vezir de eder rezil de

“De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir. Gerçekten sen her şeye kadirsin.”

Allah insanı vezir de eder rezil de

 

Talip Taş Oluk /Amasya

Soru:  Bu günlerde bazı insanlar, Müslümanların sahip oldukları mallarını fakirler ile aralarında eşit olarak paylaşmalarının gerektiği konusunu şiddetle savunmaktadırlar. Kur’an’dan bazı ayetleri de delil göstererek Allah Teâlâ’nın herkese eşit rızık verdiğini söylüyorlar. Bu konunun gerçekten Kur’anî bir dayanağı var mıdır? Mal ve rızıkta eşit miyiz?

Hüseyin Bülbül Cevap: Dünya ve içindekileri yaratan Allah, yarattığı her varlığın hayatını devam ettirecek ihtiyaçlarını da onlara vermiş olduğu fıtrata uygun olarak yaratmış ve istifadesine sunmuştur. En başta insan olmak üzere,  hayvanlardan bitkilere varanadek tüm canlıların rızkını eksiksiz yaratmıştır. Kendimizden başlayarak çevremizde olup bitenlere baktığımızda, her bir canlının istifadesine sunulmuş nimetler ile beslendiğini görürüz. Nitekim Allah Teâlâ kendini gereği gibi takdir etmeyenlerin yapmış oldukları nankörlüğün boyutlarını göstermek için:

“De ki: Gerçekten siz, yeri iki günde yaratanı inkâr edip O’na ortaklar mı koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir.”

“O, yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi. Orada bereketler yarattı ve orada tam dört günde isteyenler için fıtratlarına/ihtiyaçlarına “sevaen” uygun gıdalar/rızıklar takdir etti.” (Fussılet 41/10)

Özellikle bu ayetteki “sevaen lissailin” ifadesini “isteyenlere eşit olarak”  verdi şeklinde tercüme ederek,  “Allah rızkı herkese eşit olarak verdiği şeklinde anlamlandırmışlardır.  Böyle olunca mevcut durumda ortada olan farklılıkları anlamak mümkün olamamaktadır. İşte o zaman kominizim’ in  “mülkiyette eşitlik” prensibi devreye sokularak; hatta sosyalistler ile iş birliğine gidilerek varlıklı Müslümanların mercek altına alınması ve sorgulayıcı bir yaklaşımla üzerlerine gidilmesi doğru bir anlayış değildir.  Baştan bu ayete verdikleri mana doğru olmadığı gibi, Kur’an’ın bu konuya yaklaşımına da uygun düşmemektedir. Çünkü Kur’an bu konuda eşitlikten değil farklılıktan bahsetmektedir:

“Ve dediler ki: Bu Kur’an iki şehirden bir büyük adama indirilse olmaz mıydı?” “Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdıkBirbirlerine işlerini gördürmeleri için kimini kiminden derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.”(Zuhruf 43/32)

İşi bu kadarla bırakmayan Allah, daha da ileri götürerek; onların dünyada değerli buldukları ve sahip olanını üstün gördükleri geçimliklerin kendi katında hiçbir değerinin olmadığını, bu nedenle inkâr edenlere bu geçimlikleri vermesi onlara değer verdiği anlamına gelmediğini şu ayetler ile ihsas ettirmektedir:

“Şayet insanların küfürde birleşerek bir tek ümmet olmayacaklarından emin olsaydık, Rahman’ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını ve çıkacakları merdivenleri gümüşten yapardık.”

“Evlerinin kapılarını ve üzerine yaslanacakları koltukları da (hep gümüşten yapardık).

“Ve onları ziynetlere boğardık. Bütün bunlar sadece dünya hayatının geçimliğidir. Ahiret ise, Rabbinin katında, Allah’ın azabından sakınıp rahmetine sığınanlara mahsustur.” (Zuhruf 43/33-35)

Yine bizatihi kime nasıl bir rızık vereceğini takdir edenin kendisi olduğu konusunu ise şöyle dile getirmektedir:

“Bilmiyorlar mı ki Allah, rızkı dilediğine bol verir, dilediğinden de kısar. Şüphesiz bunda inanan bir kavim için ibretler vardır.” (Zümer 39/52, Şura 42/12,)

Kendilerine bol rızık verilenlerin bu rızıktan diğer insanları istifade ettirmek için harcamakla bitip tükenmeyeceğini; aksine yerinin doldurulacağı müjdesini vermektedir:

”De ki: Rabbim, kullarından dilediğine bol rızık verir ve (dilediğinden de) kısar. Siz hayra ne harcarsanız, Allah onun yerine başkasını verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.” (Sebe 34/39)

Bu harcamayı da varlıklı kullarından beklemektedir:

“Allah’a ve ahiret gününe iman edip de Allah’ın kendilerine verdiğinden (O’nun yolunda) harcasalardı ne olurdu sanki! Allah onların durumunu hakkiyle bilmektedir.” (Nisa 4/39)

Bu tavsiyeyi yerine getirmeyenlerin son pişmanlıklarını ise şöyle anlatmaktadır:

“Herhangi birinize ölüm gelip de: Rabbim beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan harcayın.” (Münafikun 63/10)

Burada insan olarak aklımıza şu soru gelebilir: Rabbimiz niçin insanlara bol rızık vermiyor? Niçin bir ölçüye göre veriyor veya kısıyor? Bunun cevabını da şöyle veriyor:

“Allah kullarına rızkı bol bol verseydi, yeryüzünde azarlardı. Fakat O, (rızkı) dilediği ölçüde indirir. Çünkü O, kullarının her halinden haberdardır  ve onların her hareketini görmektedir.” (Şura 42/27)

İnsanlar akli seviyeleri itibariyle de bir tarağın dişleri gibi eşit değildir. Bu nedenle Allah kime ne kadar akıl ihsan etmişse ondan beklenen de kendisine verilen kadar olacaktır. Aklı ermeyenler için ise şu tavsiyede bulunmaktadır:

“Allah’ın geçiminize dayanak kıldığı mallarınızı aklı ermezlere (reşit olmayanlara) vermeyin; o mallarla onları besleyin, giydirin ve onlara güzel söz söyleyin.” (Nisa 4/5)

“Evlilik çağına gelinceye kadar yetimleri (gözetip) deneyin, eğer onlarda akılca bir olgunlaşma görürseniz hemen mallarını kendilerine verin. Büyüyecekler (de geri alacaklar) diye o malları israf ile ve tez elden yemeyin. Zengin olan (veli) elini o maldan çeksin / ondan yemesin. Yoksul olan da (ihtiyaç ve emeğine) uygun olarak yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman yanlarında şahit bulundurun. Hesap sorucu olarak da Allah yeter.” (Nisa 4/6)

Yine rabbimiz kullarına vermiş olduğu rızık ölçüsünde onları sorumlu tutmaktadır. Özellikle eşlerinden boşanan kadınlara nafaka ve çocuğuna süt hakkı olarak vermek zorunda olduğu nafaka konusunda da şöyle buyurmaktadır:

“İmkânı geniş olan, nafakayı imkânlarına göre versin; rızkı daralmış bulunan da Allah’ın kendisine verdiği kadarından nafaka ödesin. Allah hiç kimseyi verdiği imkândan fazlasıyla yükümlü kılmaz. Allah, bir güçlükten sonra bir kolaylık yaratacaktır.” (Talak 65/7)

Temel ihtiyaçlar noktasında Müslümanların hayata ve insanlara yaklaşımını tanımlarken onları; gayba iman eden, namazı kılan, kendilerine verilen rızıktan daima infak eden, kendilerine indirilene ve kendilerinden önceki ümmetlere indirilene de iman ederler Ahirete de buyurmaktadır.(Bakara 2/2-4)

İnandıkları idealleri uğrunda ise, mallarını ve canlarını Allah yolunda ortaya koyarak bir ömür cihat etmeyi içselleştirip ahlak edinen insanlar olduklarını vurgular:

“Gerçek müminler ancak Allah’a ve Resulüne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihat edenlerdir. İşte bunlar sadıklardır.” (Hucurat 49/15)

Bu ayetlerin ilk muhataplarına baktığımızda Allah’ın elçisi hiç kimsenin malını alıp fakir fukaraya dağıtmamıştır.  Kimsenin cebine elini sokmamıştır. Ebu Bekir, Osman ve Abdurrahman Bin Avf  (ra)ve benzeri tüccarların sermayelerini alıp Medine’nin fakirlerine dağıtmamıştır.  “Abdurrahman bin Avf’ın ticaret kervanı yürüdüğü zaman sanki bir şehir yerinden kalkmış gibi olurdu” denilmektedir.  Bunların hiç birisine Muhammed (as ) tarafından bir kota konulmamıştır. Ancak bütün Müslümanlara hitaben,  “komşusu açken kendisi tok olarak sabahlayan bizden değildir” buyurarak, Müslümanların zaruri ihtiyaçlarını karşılama konusunda bir birlerini görüp gözetmelerini öğütlemiştir. Zenginlik sınırına ulaşan her Müslüman’ın zekâtını vermesini öğütlemiş ve bizzat bunu memurları aracılığı ile toplayıp gerekli yerlere vermiştir. Her Müslüman’a helal yoldan kazanmayı, meşru yerlere harcamayı, israftan sakınmayı, ihtiyaç sahiplerini görüp gözetmeyi öğütlemiştir.

Meşhur Tebük seferine çıkılırken ordunun ihtiyaçlarını karşılamak için tüm Müslümanlara çağrıda bulunmuş; Hz. Ebu Bekir malının tamamını, Hz. Osman Yarısını, diğer Müslümanlar da bulundukları imkânlara göre önemli katkılarda bulunarak orduyu donatmışlardı. Böyle bir gün de bile kimseye sen şu kadar vereceksin diye bir şart getirmemiştir. Ancak telkinde ve teşvikte bulunmuştur. Bu örnekliklerden hareketle bizim de yapacağımız bundan öte bir şey olamaz olmamalıdır. İslam’da servetin nisaba ulaşıncaya kadar zekâta tabi tutulmayışı, sermayenin belli bir güce ulaşması için verilen bir imkândır. Akıl sahipleri bilir ki büyük işler küçük sermaye ile yapılmaz. Bir iş için sadece emek yeterli olmadığı gibi, sadece sermaye de yeterli değildir. Ancak emek, sermaye, bilgi ve becerinin bir araya gelmesi ile bir takım işler yapılabilir.  Ekonomide özel teşebbüsün önünü açmazsanız, şahsi inisiyatifi, özel gayreti köreltip bitirirsiniz. İnsan çalıştıkça kazanır, kazandıkça şevki artar gecesini gündüzüne katarak daha çok üretmek için çalışır. Bunlar üretim ve istihdam için gerekmektedir.

Sonuç olarak Allah Teâlâ elçisine ve tüm inananlara şöyle dua etmelerini önermektedir:

“De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir. Gerçekten sen her şeye kadirsin.”

“Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katarsın. Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın. Dilediğine de hesapsız rızık verirsin.” (Ali İmran 3/26-27)

Bu nedenle müminler Allah’ın taksimatına rıza gösterir. Asla kimseye verilen nimete karşı haset etmez. Sadece Allah’a kulluk eder sadece Allah’tan yardım ister. Kendisine verilene rıza gösterir. Verilene hamd eder alınana sabreder. Ona karşı saygılı olur, asla nankörlük etmez. Dünyada da ahirette de hayırlı olanını ister.  Rızık konusunda fakirin hakkını gözetir. İnfakta kusur etmez. Rabbine tevekkül edip işini güzel yapmaya çalışır. Bilir ki Allah işlerini güzel yapanları sever. Allah onları sever onlar da Allah’ı. Onun duruşu ise daima Rabbine yönelmektir. Dilinden dökülen sözleri ise:

“Rabbimiz, unuttuklarımızdan ya da yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme. Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma. Bizi affet, bizi bağışla. Sen bizim mevlamızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et” demektir. (Bakara 2/286) O, ne güzel Mevla ne güzel yardımcıdır!..

 

hüseyin bülbül

iktibas dergisi

Google+ WhatsApp