Aliya'dan bize emanet topraklar

Aliya'dan bize emanet topraklar

“Nihayet Türklerden intikamımızı alıyoruz, artık onları Avrupa’dan tamamen kovmanın zamanı geldi!” Yıl, 1995... Mekân, Srebrenitsa... Yıkılmış camii, yakılmış ev ve okullar arasında büyük bir keyifle dolaşan Ratko Mladic’in nam-ı diğer Srebrenitsa kasabının

Aliya'dan bize emanet topraklar

 

 

Bosna ve Hersek, bizlere ecdad yadigârı nice topraktan biri. Yazımızın muhtevasını oluşturan vatanın Bosna ve Hersek oluşu; hem anne tarafından Boşnak oluşumla hem merhum Bilge Kral Alija İzzetbegoviç’in Türk evladına yazdığı mektupla açıklanabilir. Üzerimizdeki vebalin farkına varmak, emanet topraklardan hiç olmazsa –şimdilik– birini görmek/ tanımak/ bilmek fiillerine lâyık işler yapabilmek ise esas meselemize hizmet eden meseleciklerdendir.

Yakın zamandan biri size, “Ey Türk’ün evladı!” diye sesleniverse ne yapardınız? Ne yapardınız sizi, şu içine düştüğünüz yalanlardan, oyalanmalardan silkelese ve size bir yaşamak gâyesi verse? Daha doğrusu gâyenizi hatırlatsa ve “unutma” diye haykırsa... İşte... Alija İzzetbegoviç sesleniyor: Unutma, Türk'ün evladı!

 

 

Biz kimiz ve ne uğrunda yaşarız?

“Nihayet Türklerden intikamımızı alıyoruz, artık onları Avrupa’dan tamamen kovmanın zamanı geldi!”  Yıl, 1995... Mekân, Srebrenitsa... Yıkılmış camii, yakılmış ev ve okullar arasında büyük bir keyifle dolaşan Ratko Mladic’in nam-ı diğer Srebrenitsa kasabının sözlerini okudunuz.

Bosna ve Hersek’te evlere işaretler koyarak Boşnaklar’ı katleden ve buna etnik temizlik ismini yakıştırarak yaptıklarını normal (!) gösteren Sırp çetnikleri, hiçbir canlının hayal edemeyeceği bir soykırıma imza atarak tarihe kanlı sayfalar bıraktı. Dert, birdi: Müslümanların bir olması ve hangi milletten olursa olsun Avrupa’nın göbeğinde Müslüman bir milletin olmasından rahatsız olmaları. Öyle bir rahatsızlık ki bu çerçevede; beraber yemek yedikleri, sohbet ettikleri komşularını katletmek de gayet normaldi!

Efendim, Boşnak kime deniliyor? Sırplar’a ve onları himaye eden Avrupalılar’a sorarsanız, Avrupa’ya İslâmı yaymaya çalışan Türklere deniyor. (...) Bosna’da üç halk yaşıyordu: Müslümanlar, Sırplar, Hırvatlar. Aslında onlar bizi Müslüman diye ayırmıyorlardı, bize Türk diyorlardı. Sırplar’ın gözünde 1389 Kosova Savaşı’nda burayı fetheden Türkler bizdik yani Boşnaklar. (...) Türkün evladı, bizim korumaya çalıştığımız sancak; Yemen’de, Çanakkale’de, Filistin’de, Kırım’da, Açe’de, Türkistan’da korunmak istenen sancaktı. O; ne bir dinin, ne bir ırkın, ne bir dilin, ne bir mezhebin sancağıydı. İnsanlığın, tek başına insan olmanın temsiliydi.Sömürgecilerin karşısında sakın yere düşme. Biz, Çanakkale’den sonra direnişi devam ettiren nesliz. Sen, direnişin değil, dirilişin nesli olacaksın. Korumak için değil, düzen kurmak için çalışacaksın. Sen varsan biz olacağız. Sen ayaktaysan biz yaşayacağız.

 

 

Boşnaklar'a neden Türk denildiğini, Türk’ün neyi temsil ettiğini yorumlamak bu sözlerden sonra güç olmasa gerek. Müslüman hangi milletten olursa olsun evvela Müslüman’dırÜstad Necip Fazıl’ın tespitine göre ise, “Eğer gaye Türklükse, mutlaka bilmek lâzımdır ki Türk; Müslüman olduktan sonra Türk’tür.”Yorumlayalım: Türk; yemesinde – içmesinde, giyinmesinde, gezmesinde, konaklamasında, velhasıl bütün yaşamında aradığı imân ve aksiyonu İslâm’da bulmuş, sancağa sahip çıkmış, cihadı ruhuna nakşetmiş, kıta kıta büyümüş ve attığı her adımda “ALLAH” naralarını göğe yükseltmiştir. Bu yüzden İslâm’ın Türk’ü cihanı titretmiş ve Balkanlar yani Avrupa’daki Müslüman kardeşlerimize Türk diyerek zulmedildiği sanılmıştır. Irkımız bizlere Allah’ın lütfûdur, sancağımız ise daima İslâm sancağıdır. Nitekim bağlı olduğumuz ay ve yıldızın mânâsı da aziz sancağımızdan gelmektedir.

Ruhunu ve bedenini bir bütün hâlinde dâvaya vakfeden ecdadımızın verdiği çabalar yazmakla tükenmez. Ecdadımız; önlerinde daima Allah Resûlü (s.a.v.) ve arkalarında tüm inananlarla beraber iz bırakarak yürümüşlerdir. İz ve emanet...

Mânâda ve maddede korumaya gayret ettiğimiz bu bağ; onları bin yıldır rahatsız etmektedir. Onların kim olduğunu biliyorsunuz; sıra, bizim kim olduğumuzu hatırlamakta.

 

 

Sömürülmek istenen ne, kimlerin menfaatleri için neler yapılıyor?

(...) Sömürgeciler, bütün ilkeleri kendi menfaatleri için koyuyorlar ve kendi çıkarlarını korumak için denklem kuruyorlar. (...) Unutma! Sömürgeciler, seni tamamen Asya’ya sürmek için planlarını adım adım işletecekler. Bir gün sıra sana da gelecek. Seni yok etmek için bin yıldır hazırlananlar, bir gün bile durmadan çalışıyorlar. Sen Türk’sün. Bir ırk, bir din, bir mezhep değilsin, olamazsın. Batı, Haçlı Seferleri’ni düzenlerken Araplar’a Arap demiyordu, Türk diyordu. Çanakkale’de Kürtler’i boğazlarken onlara Kürt demiyordu, Türk diyordu. Ne zaman ki onların çıkarı için yeni devletlere ihtiyaç duydu; Arap’a Arap demeye başladı. Seni ondan, onu senden ayırdı. Bugün de Kürt’ü senden, seni Kürt’ten ayırmak için gece gündüz çalışıyor.

 

Türkün evladı; (...) sen var olmak zorundasın. Bu yüzden bir ve beraber olmak zorundasın. Sömürgecilerin tezgâhıyla saflara ayrışmamalısın. Türk’ün evladı; bizi, onların bize yaptıklarını ve sorumluluğunu sakın unutma.

 

Mektuptan kesit hâlinde alınan bu satırların aralarını iyice okumak lâzım. Bin yıldır hazırlanan planın arkasında duran fakat dev bir panoya yansıtılmış gibi aşikâr olan “böl ve yok et” taktiği ile yalnızlaştırılan Müslümanların her biri kendi vatanında, kendilerinden başka gidecek kapıları olmadığına inandırılıyor. Sanki Türkiye; 81 iliyle sınırlı, kıtalara hâkim bir devletin soyundan gelmedi, sancağı hiç taşımadı, “mukaddes emanetlere” sahip çıkmadı, arşa değen ezanlarla yükselmedi, mazlumlara kanat açıp zalimlere korku salmadı... Sanki Türkiye Yüce Kitap’ı hiç okumadı, anlamadı, bilmedi.

 

 

 

Biz, ne yapmalıyız?

Denklemleri bozmanın, oyunun gidişatını değiştirmenin zamanı geldi de geçiyor. Olanları izlemek ve yanından geçmek değil olanlardan ders almak ve üzerimize düşeni yapmak borcundayız. Dün ve bugün, dünyanın çeşitli yerlerinde yaşanan zulmü görüyoruz. Biz zulme uğrayanlardan mı olacağız yoksa zulme kafa mı tutacağız? Direnecek miyiz, dirilecek miyiz?

 

Uyan. Bir olan (c.c.) için birleş. Zulmü alkışlama, zalimi sevme. Sen, var olmak zorundasın. Görmek, bilmek, anlamak zorundasın. Sorumlulukların var, rehavetten kurtulmalı ve düşmanından daha çok çalışmalısın. Mukaddes emanet sende, sancak sende, Ayasofya sende, mânâsını kavramak senin elinde! Şehirlerinde çocuk parkları, şehitlerin istirahatgâhı olan Bosna ve Hersek’i unutma. Toplu mezarları – ki katliamın detaylarının habercisidir, bu mezarlar – Allah’ın bir mucizesi ile bulduran mavi kelebekleri unutma (Onların mezarlarını biz bulmadık. Kelebekler buldu. Mavi kelebekler. Sadece toplu mezarların olduğu yerde biten bir çeşit bitkiyle beslendikeri için bazı bölgelere kümelendiklerini anladık. Nerede mavi kelebek gördüysek orayı kazdık). Emanet toprakları unutma. Yalnız değilsin; Bosna’da görmeyi umduğun fakat Türkiye’de karşına çıkan mavi kelebek seninle. Demek ki yola revân olmanın vakti geldi. O hâlde evvela kim olduğunu hatırla ve yeniden başla. Oku, bil ve bütün bunların zekatını ver.

Hazreti Fatih Sultan Mehmed Han’ın Dîvân’ından esas gâyeyi ve hassasiyeti görüp kendimize şîar edinelim:

Has hâliyle:       

İmtisâl-i câhidû fi’llah olupdur  niyyetüm,

Dîn-i İslâm’ın mücerred gayretidür gayretüm.

Fazl-ı Hakk u himmet-i cünd-i ricâlullâh ile,

Ehl-i küfrü serteser kahreylemekdür niyyetüm.

Enbiyâ vü evliyâya istinâdum var benüm,

Lütf-i Hakk’dandur hemân ümmîd-i feth u nusretüm.

Nefs ü mâl ile n’ola kılsam cihânda ictihâd?

Hamdü li’llâh var gazâya sad-hezârân rağbetüm.

Ey Mehemmed! Mu’cizât-ı Ahmed-i Muhtâr ile

Umarım gâlib ola a’dâ-yı dîne devletüm.

Günümüz Türkçesiyle:

Allah yolunda cihad etmektir niyetim.

İslâm dininin yalnızca yücelmesidir gayretim.

Allah’ın ve evliya ordusunun yardımıyla,

Küfür ehlini baştan başa kahreylemek niyetim.

Peygamberlere ve velilere dayanmışlığım var benim.

Allah’ın lütfûndandır fetih ümidim ve kuvvetim,

Nefsimi ve malımı dünyada feda etsem ne olur?

Allah’a hamd olsun, var gazâya yüz bin rağbetim.

Ey Mehmed! Ahmed-i Muhtar’ın mucizeleriyle,

Umarım galip olur din düşmanlarına devletim...

Büşra Ayar Al

 

Kaynakça:

  1. İzzetbegoviç, Alija; Türk Evladına Mektup.
  2. İzzetbegoviç, Alija; Tarihe Tanıklığım, Klasik Yayınları, Haziran / 2016, İST.
  3. Kısakürek, Necip Fazıl; Sahte Kahramanlar (İslâm ve Öbürleri), Büyük Doğu Yayınları, Aralık / 2015, İST.
  4. Şimşirgil, Ahmet; Kayı III (Haremeyn Hizmetinde), Timaş Yayınları, Nisan /2015, İST.
  5. Kandemir, Feridun; Fahreddin Paşa’nın Medine Müdafaası (Peygamberimizin Gölgesinde Son Türkler), Yağmur Yayınları, Kasım /2015, İST.
  6. İnanç, Hayati; Can Veren Pervaneler 3, Babıali Kültür Yayıncılığı, Aralık /2016, İST.

Dipnot:

  • Bu yazı, bir mektubun ses kaydına tevafuk edilmesiyle ve çok defa dinlendikten sonra mektubun okunmasıyla yazıldı. İtalik yazılan kısımlar mektuptan alınmış olup yazılış sırasına göre değil, mevzunun içeriğine göre seçilmiştir. Mektubun tamamının okunması; üzerimize düşen sorumluluğu bilmek, tarihi birkaç farklı yönden değerlendirebilmek, dostu – düşmanı sezebilmek, detaylara vakıf olabilmek açılarından faydalı olacaktır. ( Dinlemek ve okumak isteyenler için; https://www.youtube.com/watch?v=52oUp4Zqxss )
  • Fotoğraflar Furkan AL’a aittir. Yalnızca, “mavi kelebek” Türkiye’de çekilmiş olup diğer fotoğraflar Bosna ve Hersek’in farklı şehirlerinde çekilmiştir.
  •  Bilge Kral’ın fotoğrafları,  “Tarihe Tanıklığım” kitabından alınmıştır

                                                                                  

 

 

 
Güncelleme Tarihi: 17 Haziran 2019, 09:06
Büşra Ayar Al
 
dünya bizim

Google+ WhatsApp