Alev Alatlı ve Kapadokya Üniversitesi

Alev Alatlı ve Kapadokya Üniversitesi


Alev Alatlı ve Kapadokya Üniversitesi

 

 

Üniversiteler târihin en ilginç kurumlarından birisidir. Bugüne kadar üniversiteden beklenen ve ona yüklenen o kadar çok ve farklı şey vardır ki, saymakla bitmez. Belki de sırf bu karmaşık sebeple, üniversite kurumsal gelişimini tamamlayamamıştır. Her neyse; bildiğim; üniversitenin ideali ile gerçekliği birbirinden çok farklı olduğudur. Bu açık o kadar büyümüş ve altından kalkılmaz hâle gelmiştir ki, sorumsuz bir eskivle üniversiteler, ideallere yakınlık üzerinden değil; bu ideallerle âlâkası tartışmalı olan başarılarıyla tartılmaya başlamıştır. Başarılı üniversiteler elbette vardır; ama bu başarılar ve onların kıstasları üniversite-insanlık ilişkisindeki karşılıkları nelerdir, tartışma konusu bile edilmez.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Üniversiteler, küresel bağlamda büyük bir kriz ve çöküş yaşıyor. İlgilenen ve henüz seyretmeyenler için Ivory Tower (Fildişi Kule) başlıklı belgeseli izlemelerini tavsiye ederim. Fedâkâr kurucu babaların beklentilerinden ne kadar sapıldığı o kadar net görülüyor ki…

Üniversiteler Altın Çağlarını, geç feodal devirlerde yaşadı. Taassubun gerilediği, özerkliğin ise muazzam bir verimlilik doğurduğu bir devirdir bu. Takrîben 11-13. asırlar arası bir devirden bahsediyorum. Tabiî ki bu, dalga dalga, daha sonraki birkaç asrı da etkilemiştir. Pratik meselelerden sıyrılmamış, lâkin kendisini bununla sınırlandırılmış hissetmeyen; soyut düşünen, hakikâte aşık, özerklik imtiyazlarıyla donanmış, müdahale görmeyen bir üniversite dünyâsı… Jacques Le Goff’un ( Ortaçağ’da Entelektüeller başlıklı kitabında), Umberto Eco’nun hârika derlemesi olan “Ortaçağ’”da ne güzel anlatılır bu dünyâ... Üniversite ideali de bu pratikten türemiştir zâten…

16. asırdan sonra, modern devletin gelişimi, feodal kültürel çeşitliliği, piyasaları ve kurumsal özerliği bir silindir gibi ezdi. Haydi Habermas gibi ifâde edelim: devlet üniversiteyi kolonize etti. Özerkliğini elinden aldı, en katı formlarda kurumsallaştırdı. İçini, püritan bir ruh üfleyerek, işlevsellik temelinde işleyen bürokratik ve profesyonel bir zihniyet ile doldurdu.

Üniversitelerin protest gençlik ile olan yol kesişimi, üniversite idealini görece yaşattı. Ama yanılsamalara dayalı olarak. Üniversitenin özerkliğini bir tarafıyla devlet yiyip bitirirken, kalanını da ideolojiler tüketti. Püritan bürokratik -profesyonel donukluk ile protest gençliğin taşkınlıkları arasında yaşanan itiş kakış üniversiteleri ezdi geçti...

Geç kapitalizm ise üniversiteleri devletin elinden aldı. Devir teslimler kavgalı değil, gönüllü oldu. Devlet gâliba üniversiteden bıkmıştı. Bayrağı sermâyeye devretmekten yüksünmedi. Haydi yine Habermas gibi değerlendirelim: üniversiteleri sermâye kolonize etmeye başladı. Bu defâ, tamâmen kariyerizm, ekonomizm ve teknolojizm üzerinden kurulan, ticârîleşmiş bir üniversite modeline geçildi. Tabiî ki, birkaç istisnâsı dışında, ilkine göre daha şenlikli, göz boyayan; lâkin içi bomboş bir modeldir bu…Üniversite idealinin sönümlenmesi tam da bu aşamaya isâbet eder.

Türkiye’nin ayrıca nev’i şahsına münhasır çok ciddî maarif meseleleri var. Üniversitelerin küresel sorunlarıyla bunlar biribirine eklemlenince, başa çıkılması daha ağır olan meseleleri yaşıyoruz.

Umut kırıcı gelişmeler bunlar. Hele hele hayâtının 30 senesinden fazlasını üniversiteye vermiş fakıyr için ayrıca ağır… Ama insanı umutlandıran gelişmeler de yok değil. Alev Alatlı’nın öncü girişimi ile baş veren, Funda Aktan ve Rektör Prof. Dr. Hasan Ali Karasar’ın tecrübe ve bilgi yüklü çabalarıyla gelişen, uzun soluklu ve çileli bir girişimden bahsetmek istiyorum. Anadolu bozkırında, evvelâ çok başarılı neticeler veren bir meslek yüksek okulları ağı olarak başlayan bu süreç artık çiçeklendi ve bir üniversiteye, Kapadokya Üniversitesi’ne dönüştü. Düşündürücü ve benzerlerinden çok farklı bir manifestosu var. Şenlik duygusunu farfaralık, seçkinciliği, asık suratlılık, edebi bağnazlıktan ayrıştırarak savunan bir yaklaşım bu. Başarısızlığı diplomayla ödüllendirmeyi değil; liyâkati merkeze koyuyor. Filolojiyi üniversitenin kalbine yerleştiriyor. Dil ve düşünce arasındaki bağı ıskalamıyor. Sıkı bir dil eğitimi veriyor. Ama, en mühimi Türkçeye sâhip çıkıyor. Yaratıcı düşüncenin, emânet dillerin papağanı olmaktan değil, anadilden türetileceğine inanıyor. İhâtalı bilgilenmeye ağırlık veriyor. Talebelerine zeminli ve zamanlı; ilişkisel, bağlamlı bir bilgilenme tecrübesini yaşatmayı, bunun metodolojisini kazandırmayı amaçlıyor. Teori fetişizminden kaçıyor. Bilgi ile insanlık meseleleri arasındaki bağı görmeyen ve kendi şehveti ile kendisini azdıran ve hayattan kopan bir teori azmanlığını reddediyor. Praksiste, insanlık durumlarında karşılığını bulmayan; tınlamayan ezber ve içi boş fıtıklı bilgileri dışarıda bırakıyor. Tutunumlu yaklaşımıyla, talebelerinden Ahîlik geleneği üzerinden meslek ve yurt sevgisi, bağlılığı istiyor. “Akıl“ diyor,” Adâp” diyor , “Adâlet “ diyor, “Ahlâk” diyor…

Tabiatın ve târihin dingin kucağında, kapsayıcı, destekleyici bir donanımın desteği ile Kapadokya Üniversitesi heyecan ve umut verdi bana…

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp