Ailede dış kaynaklı ârızalar var!

Ailede dış kaynaklı ârızalar var!


Ailede dış kaynaklı ârızalar var!

 

Bir yazımda demiştim ki, “bazılarına göre kadın dekoltesi ölçüsünde “cesur”, modaya uyumu ölçüsünde “güzel”, erkeklerle yarıştığı ölçüde “modern”, kariyeri ölçüsünde “başarılı”dır!”

Kriterler Batı’dan alınmıştır ve tümü maddidir. Bu bakış açısı “kadın-erkek rekabeti”ne yol açar! “Kadın-erkek rekabeti önce tartışmaya, sonra çatışmaya, nihayet kadın mağduriyetine yol açar”. 

Olan budur! “Kadına şiddet”in arkasında yatan gerçek de budur! Çünkü erkek fiziken kadından daha güçlüdür ve bunu kullanmaktan çekinmemektedir.

Nitekim son yılların çok konuşulan konularından biri, “kadına şiddet”tir! Bu olgu, kadını yanlış tanımlamayla ve aile yapımıza uygun düşmeyen misyonlar yüklemeyle ilgili olabilir.

Bizim geleneksel yapımızda kadının “cesaret”i tesettüründe, güzelliği sadakatinde, başarısı “yuvayı dişi kuş yapar” kuralınca, aileye kol-kanat germesinde ve bir arada tutmasındadır.

Bizde “erkeksileşmiş kadın” değil, “kadın” erkekten saygı görür! Ona “ana”, “bacı”, “hemşire” gözüyle bakar. Biz, Batılılaşma sürecinde işte bu hürmeti kırdık.

Geleneksel toplum yapımız, kadını, “çocuk yetiştirmek” misyonuyla mükellef kılmıştı. Bu o kadar önemli bir “görev”di ki, toplumun sağlam temeller üzerine inşasını sağlıyor, bir bakıma memleketin geleceğini belirliyordu.

Nitekimeski Türk aile hayatımızı inceleyen İsveçli Prof. Gaston Jezz: “Dünyanın en sağlam aile ocağı Osmanlı’da doğdu ve bu ocak, hiçbir milletin tarihinde görülmemiş şekilde umumi hayatı inşa etti” diyordu.

Bu nizamın mimari kadındı ve bunun için de baş tacı edilmişti. Biz bunu yıktık, enkaz altında kaldık!

Prof. Jezz’in hüküm cümlesini de verelim ki, eksik kalmasın: “Ben Batılı bir âile hukuku profesörü olarak diyorum ki; Türk milletinin elinden âile nizâmını alınız, geriye çok bir şey kalmaz!” 

Aile nizamımız elimizden alınınca, geriye kala kala “kadına şiddet”, “çocuğa istismar” kaldı! Yani diğer bazı ârızalar gibi “kadına şiddet” ve “çocuk istismarı” da bize “Batılılaşma”nın yadigârıdır!

Ârızalar “dış kaynaklı” olduğu için nasıl üstesinden geleceğimizi dahi bilmiyoruz: Her kafadan bir ses çıkıyor. “İdam”dan “hadım”a kadar envaı çeşit tavsiye dolaşıyor. “Kadının beyanı esas” türünden yeni “ârıza”lar çıkarılıyor. “Yapmayın, etmeyin” dedikçe de damgayı basıyorlar: “Gerici-mürteci”!

Aile hayatımızı inceleyen La Baronne Durand de Fontmange, bakın ne diyor:

“Ülkenin asırlık âdet ve an’âneleri ile dînî hükümleri her seviyedeki kadını koruduğu için, Osmanlı’da ne iğfâl edilmiş kız hikâyeleri, ne sokakta bulunmuş çocuk, ne düello, ne de intihar var…” (Kırım Savaşı Sonrasında İstanbul Günleri, İstiklâl Kitabevi Yayınları).

Ve Alman Mareşal Helmuth Von  Moltke: “Türklerde evin tek hâkimi kadındır!”

Çare, kadını dış dünyaya iteklemek değil, yeniden “evin hâkimi” yapmaktır!

Sözün özü şu ki, biz işte bu yapı ile oynadık. Diğer temel değerlerimizle birlikte bunu da Batı’ya uydurduk. Ailenin içinden öncelikle yaşlıları çekip aldık. Onları yalnızlığa mahkûm ettik! Ardından “anne”yi sokağa saldık: Çocukları bakıcı” denen yabancıların terbiyesine terk ettik!

Bunların “kadın”a faturası, “taciz” ve “şiddet”, çocuğa faturası ise “istismar” oldu!

Yani, “anne”yi çocuklarından koparmanın bedelini ödüyoruz. 

 

yeni akit

Google+ WhatsApp