Ah o eski ilkokul şiirleri

Ah o eski ilkokul şiirleri


Her milli bayramda hayalim beni çocukluğuma götürür. Hafızamda “Cumhuriyet/ Hürriyet” kafiyeli şiirler uçuşur durur.

Aslında şiiri çok severim. Arada bir yazarım da. Lâkin ilkokulda bana “cebren” ezberletilmiş övgü şiirleri, beni bir süre şiirden soğuttu.

“23 Nisan… “Güzel yurdum ellere bir mal gibi satıldı/ Ata’mın gür kaşları birden bire çatıldı!”

23 Nisan’ın neden bayram olduğunu derinden merak etmeye başladığımda ortaokulu bitirmek üzereydim.

Bir de baktım ki, 1920’de Ankara’da toplanan Meclis, az bir değişiklikle, İstanbul’da dağıtılan “Meclis-i Meb’usan” üyelerinden oluşan Meclis’tir… Eski Meclis’ten tek farkı, muhalefetsiz olmasıdır.

Bu Meclis’e dayanılarak, 29 Ekim 1923’te “Cumhuriyet” ilân edilmiştir (günahı boynuna, ama Rıza Nur, cumhuriyeti Atatürk’e kendisinin tavsiye ettiğini söylüyor). 

Şimdi ezberimizi bir yana bırakıp düşünelim: Eğer Meclisin varlığı, “Hürriyet” getiriyorsa, “Osmanlı Cumhuriyeti”nden de söz etmemiz lâzım.

Zira Osmanlı’da da “Meclis-i Meb’usan” (meb’us: Halk temsilcisi, gönderilmiş olan anlamında) isimli bir Meclis var. Üstelik “Osmanlı Meclis-i Meb’usan”ında muhalefet partileri de yer alıyor…

Dahası, seçimler çok parti arasında gerçekleşiyor.

Buna rağmen, “Osmanlı Cumhuriyeti”nden söz edemiyoruz. Peki, muhalefet kanadı kırık olmasına rağmen, “Atatürk Cumhuriyeti”nden nasıl söz edebiliyoruz?

Bu nasıl bir cumhuriyet ki, 1946’ya kadar kurulan tüm partiler (Atatürk’ün bizzat kurdurduğu “Serbest Fırka” dâhil) bir punduna getirilip kapatılmış. Tek parti rejimi 14 Mayıs 1950’ye kadar kesintisiz devam etmiş. Bu süreçte, “Cumhur”un (halkın) hiçbir arzusu hayata geçirilmedikten başka, “cumhur”a ters bir sürü “icraat” yapılmış. Her itiraz ise kanla bastırılmış.

Yani cumhuriyet, ilkokul öğrencilerini, “En büyük cumhuriyet/ Bize verdi hürriyet...” diye bağırtmakla olmaz, özünde millet iradesinin olması lâzım.

14 Mayıs 1950’ye kadar millet iradesi Meclis’e yansımadı.

İktidarda devletle özdeşleştirilmiş CHP vardı. Cumhurbaşkanlığı (aslında başkanlık) makamında ise, aynı zamanda parti genel başkanı da olan (27 sene işlettikleri sisteme şimdi neden itiraz ettiklerini anlamak mümkün değil) bir “Ebedi Şef” (Atatürk) ya da “Milli Şef” (İsmet İnönü) namıyla değişmez “önder” bulunuyordu. 

Seçime CHP tek parti olarak giriyor, tek parti olarak çıkıyordu… Bu yüzden kendini “halka borçlu” hissetmiyor, halka kendini beğendirmeye çalışmıyor, hatta tam tersine, “sizi biz kurtardık” diyerek, halkı kendine borçlu yapıyor ve hizmet götürme gereği duymuyordu. Nasılsa rakip yok, alternatif yoktu. Doğru düzgün alternatif çıktığında (Demokrat Parti) CHP zaten yıkılacaktı!

1946 yılına kadar yapılan tüm seçimler, bir birinin tıpatıp aynısı olan ve hiçbir değişim vaat etmeyen, hatta halkın karşısına çıkmaya bile tenezzül buyurmayan, tek parti adayları arasında geçti.

Hangisini seçseniz fark etmiyordu: Bu durumda “ha Ali Hoca, ha Hoca Ali!..” Seçilen adaylar ismen ve resmen farklı olsalar da zihniyet aynı, duruş aynı, yöneliş aynı, fikir aynı, düşünce aynı, yönetim anlayışı aynı idi… 

Hüküm, Şef”in iki dudağının arasında idi…

CHP’li aydınlar bunu görmek istemiyor ve bu yüzden diktatörlüğü, sırf isminden dolayı, gerçek cumhuriyet zannediyorlar.

Cumhuriyetin, 1950’ye kadarki bölümünün, tam bir “diktatörlük” olduğunu herkesin artık görmesi gerekiyor (şartlar onu gerektiriyordu mazereti ayrıca tartışılabilir).

Google+ WhatsApp