Ah “gamlı hâzân”…

Ah “gamlı hâzân”…


Bu sabah bahçeme baktım ki, güller seyrelmiş, ağaçlarda yapraklar sararmış. Ortamda eski neşe, eski tat yok.

Dilime Melâhat Pars’ın meşhur hicaz (aksak) şarkısı düştü:

“Ben gamlı hâzân, sense bahar, dinle de vazgeç,

Sen kendine, kendin gibi bir taze bahar seç…

Olmaz meleğim böyle bir aşk, bende vakit geç,

Sen kendine, kendin gibi bir taze bahar seç.”

“Hâzân mevsimi”, her akşam muntazaman yayınlanan “Korona’dan ölenler” listesiyle birleşince tekmil “hüzün mevsimi”ne dönüştü: İçimde derin bir yalnızlık hissettim… 

Yaratıcı’nın rızası olmadan sarı yaprağın bile düşmeyeceğine inanan bendeniz, nedense yaprakların sararması karşısında tarifsiz hüzünlere düşüyorum.

Zaten “hâzân mevsimi”nin “hüzün mevsimi” sayılmasının sebebi de tabiatın ölmeye yatmasıdır. Her şey gibi, insan da yalnızlaşıyor! 

Yaprakların tekrar yeşerip açmasını bir daha hiç göremeyecekmişiz gibi geliyor.

Gerçi insanın kendi kendisiyle yüzleşip kendini hesaba çekebilmesi açısından zaman zaman yalnızlaşması gerekiyor ve tasavvufta buna “riyazet” deniyor…

Riyazet: Yani nefsin sınırsız isteklerini sınırlamak üzere kendi içine çekilip yalnızlaşmak… Nefsi denetim altına almak… Nefsi eğitmek ve böylece arınmak…

Bu anlamda bir yalnızlaşma, “gelişme” olduğu için elbette güzeldir. Ben de bu anlamda böyle yalnızlıkları seviyorum.

Bir de “muharrir yalnızlığı” var ki, duygusal plânda paylaşılmadığı, zihinsel plânda anlaşılmadığı an, yalnızlık başlar.

Acıtan ve inciten bir yalnızlıktır bu, tabiata sığınırsınız. Tabiat da sararmaya yüz tutmuşsa, o an yalnızlığınız patlama raddesine gelip ağlama hissine dönüşür. Hüznün en koyusuna “merhaba” dersiniz: Merhaba hüzün!

Hâzân yalnızlığı böyle bir yalnızlıktır işte. Sevdiğiniz, baktıkça mutluluk hissettiğiniz renklerin silikleşip hayatın gitgide griye dönüşmesi canınızı yakar…

Yahya Kemal’in “Sonbahar” şiirine sığınırsınız:

“Fânî ömür biter, bir uzun sonbahar olur,

Yaprak, çiçek ve kuş dağılır, târümâr olur...

Mevsim boyunca kendini hissettirir vedâ;

Artık bu dağdağayla uğuldar deniz ve dağ.

Yazdan kalan ne varsa olurken haşir-neşir,

Günler hazinleşir, geceler uhrevileşir;

Teşrinlerin bu hüznü geçer tâ iliklere,

Anlar ki yolcu, yol görünür serviliklere.

Dünyânın ufku, gözlere gittikçe târ olur,

Her gün sürüklenip yaşamak rûha bâr olur.

İnsan duyar yerin dile gelmiş sükûtunu;

Bir başka mûsıkîye geçiş farzeder bunu...

Teslîm olunca vadesi gelmiş zevâline,

Benzer cihâna gelmeden evvelki hâline.

Yaprak nasıl düşerse akıp kaybolan suya,

Ruh öyle yollanır uyanılmaz bir uykuya,

Duymaz bu ânda taş gibi kalbinde bir sızı,

Farketmez anne toprak ölüm mâceramızı.”

Kısacası, eğer içinden “tefekkür” ve “tezekkür” geçiyorsa, insana hüzün de yakışır.

Google+ WhatsApp