Ağır Bir Mes’ûliyet Ve Davetçi

Ağır Bir Mes’ûliyet Ve Davetçi

Hutbe: Ağır Bir Mes’ûliyet Ve Davetçi “De ki: Beni, (isyan ettiğim takdirde) hiçbir kimse Allah’ın (azabından) koruyamaz. Ve ben, O’ndan başka hiçbir sığınak da bulamam. (Size tarafıma indirilen) Allah’ın buyruklarını tebliğ etmekten başka hiçbir şey yapamam...” (Cin: 22,23) Bu âyet, risalet ve davet işinin ciddiyetini gönüllere yerleştirip, uyaran ve korku veren bir buyruktur. Hz. Peygamber (S), bu büyük

Ağır Bir Mes’ûliyet Ve Davetçi

 

 
“De ki: Beni, (isyan ettiğim takdirde) hiçbir kimse Allah’ın (azabından) koruyamaz. Ve ben, O’ndan başka hiçbir sığınak da bulamam. (Size tarafıma indirilen) Allah’ın buyruklarını tebliğ etmekten başka hiçbir şey yapamam...” (Cin: 22,23)
Bu âyet, risalet ve davet işinin ciddiyetini gönüllere yerleştirip, uyaran ve korku veren bir buyruktur. Hz. Peygamber (S), bu büyük hakikati ilan etmekle emrolunuyor. “Beni, isyan ettiğim takdirde hiçbir kimse Allah’ın (azabından) koruyamaz. Ve ben, O’ndan başka hiçbir sığınak veya himaye de bulamam.” “Tek çarem, bu işi tebliğ edip görevimi yapmaktır!” Ne kadar mühim ne kadar ürkütücü ve ne kadar da ciddi!.. Davet; fazladan ve davetçinin arzusuna bırakılmış bir iş değildir. Çünkü o, yerine getirilmesi kaçınılmaz olan kesin ve tavizsiz bir yükümlülüktür. Arkasında Allah’ın bulunduğu bir yükümlülük…
Yine bu dava, insanların iyilik ve hidayetinden elde edilen kişisel bir lezzet değildir. Çünkü o, kaçınılmaz ve tereddüde yer vermez yüce bir iştir. İşte davet, böylesine net ve açık özelliğiyle ortaya konulmalıdır. O, bir yükümlülük ve görevdir. Arkasında; dehşetli bir korkunun, ciddiyetin ve yüceler yücesi büyük kudretin bulunduğu bir görev ve yükümlülük… Şu halde davetçiler bilsin ki, önlerinde, ağır bir görev vardır. Çünkü onlar, Muhammed (S)’in tâbiileri ve Allah’ın insanlara gönderdiği hüccetleridirler.
Bu zor görevden kurtuluş yoktur. Söz konusu olan, İnsanları, ilahî hüccetle sorumlu kılma, insanları âhiret azabı ve dünya bahtsızlığından kurtarma görevidir. Öyleyse tek çare, Rasulullah (S)’in izlediği metodun doğrultusunda tebliğ yapıp bu görevi yerine getirmektir. Risalet aynı risalettir. İnsanlar da aynı insanlardır. Sapıklıklar, şüphe ve şehvetler yine bulunacaktır. Katı ve söz dinlemez tağûtî güçler, yine bulunacaktır. Davaya karşı koymalarına, insanları güç ve saptırma yollarıyla dinlerinden koparma taktiklerine devam edeceklerdir. Tavır, aynı tavırdır. Engeller, aynı engellerdir. İnsanlar da aynı insanlardır. Ve bütün bunlara rağmen tebliğ mecburîdir. Görev yapmak mecburîdir. Hem dille tebliğ, hem de amelî tebliğ mecburîdir. Davetçilerin, tebliğini yaptıkları davanın canlı birer örnekleri olmalarının yolu budur. Davetin yolunu tıkayan; insanları batıl ve kuvvet zoruyla fitneye uğratan engelleri ortadan kaldıracak bir tebliğ gerekir. Aksi takdirde tebliğ yapılmamış ve görev edâ edilmemiş olur. Çünkü bu, taşınılması gerekli olan ve kaçışı olmayan bir görevdir.
“Tâ ki peygamberlerin gelişinden sonra insanların elinde Allah katında (kendilerini savunacak) bir delilleri olmasın.” (Nisa: 165)
Bu, ağır bir görevdir. Bütün insanlığı dünyevî dalâlet ve mutsuzluktan kurtarma görevi ile âhirette Allah’ın huzurunda onları delilsiz bırakma görevi… Bütün bu sorumlulukları taşımak ya da ateşten kurtulamamak… Bunu küçümsemeye imkân var mı? Beli kıran, mafsalları sarsan ve vücudu titreten bir görevi kim küçümseyebilir ki? “Müslümanım” dediği zaman, tebliğ yapmıyor, tebliğ ve ifadenin bütün çeşitlerini uygulamıyorsa; İslâm’a aykırı bir şahidlik yapıyor demektir. Yani İslâm için şâhidlik yapacağına İslâm dışı bir şâhidlik yapıyor demektir. Oysaki, Yüce Allah, İslâm için şâhidlik yapmasını istemektedir.
“Aynı şekilde sizi, insanlara şâhidlik edesiniz, peygamber de size şâhidlik etsin diye orta (âdil) bir ümmet kıldık.” (Bakara: 143)
İslâm için şâhid olmak; kişinin kendisinden, evinden, ailesinden ve daha sonra aşiretinden başlar. Davet edilen İslâm’ın pratik örneği olarak şâhidlik yapılır. Şâhidliğin ikinci adımı, ümmeti davet etmektir. Bu şâhidliğin son merhalesi ise cihaddır, yani bu konuda elden gelen bütün cehd-ü gayreti göstermektir. İnsanları saptıran ve fitneye uğratan bütün beşerî engelleri ortadan kaldırmak için mücadele etmektir. İşte şehid de bu mücadele sırasında ölen veya öldürülen kimseye denir. Çünkü o, dini için şâhidlik yaparak Rabbine kavuşmuştur. İşte şehid sadece bu kimsedir. Allah’ın dinine inanmış Müslümandan istenen şey, bu din için şâhidlik yapmaktır. Bu dinin kalıcılık hakkını onaylayan ve bu dinin insanlığa vereceği hayrı sağlayan bir şâhidlik… Kendisini, kişiliği, ahlâkı, davranışı ve hayatıyla bu dinin canlı bir örneği/modeli haline getirmeyen kimse, şahidlik görevini yapmamış demektir. Yani, insanların, yüce bir örnek hayat olarak göreceği bir şahidlik görevini yapmamış demektir. Bu dinin, dünya yüzeyinde bulunan bütün düzen ve örgütlerden çok daha iyi, mükemmel ve daha çok hayat hakkına sahip olduğunu ispatlayacak bir şâhidlik:
“Rabbimiz! Biz indirmiş olduğuna iman edip Rasul’e uyduk. Sen de bizi, şâhidlerle beraber yaz.” (Âl-i İmran: 53)   
                                                                                                   
 
 
 03.08.2018
                                                                                     Hazırlayan: Emrullah AYAN

Google+ WhatsApp