Adâlet yoksa zulüm vardır!

Adâlet yoksa zulüm vardır!


Bir yazımızda demiştik ki, “adâletle dengelenmeyen güç hızla zulme kayar”: “Osmanlı, gücünü adaletle dengelediği için hiçbir döneminde sistematik zulme kaymadı”. 

Zaman zaman elbette hukuk dışına çıkan yöneticiler de olmuştur, ancak bu çok nadirdir. Genel olarak Osmanlı yönetimi, hukukun üstünlüğü prensibine sadık, adalete içtenlikle bağlı bir yönetimdi. Tüm asırlara hâkim olan ruh, bir hadis-i şerifte buyrulan ruhtur: “Bir saat adaletle hükmetmek, altmış sene nafile ibadetten daha hayırlıdır.”

Hz. Ömer işte buna dayanarak “Adalet mülkün temelidir” demiş, bunlara dayanan Şeyh Edebali (Osman Gazi’nin maneviyat önderi) ise “Her şey insan için” idrakini öne çıkaran veciz prensibini devletin temel taşı yapmıştır: “Oğul Osman, insanı yaşat ki, devlet yaşasın!” 

Osmanlı Devleti’nin başarısının temeli devlet felsefesini bu temeller üzerine inşa etmesidir.

Bir gün Osman Bey’in huzuruna bir adam çıktı. Devrin en iyi iş gören pazarlarından Karacahisar Pazarı’nın vergi gelirlerini büyük para karşılığında kendisine satmasını teklif etti. Osman Bey şaşırmıştı: “Bu ne demektir?” diye sordu.

“Pazara mal getiren ahaliden bir miktar akçe alınır, bu tahsilatı ben yapayım, size de peşin para vereyim” cevabını alınca, yerinden fırladı:

“Ahalinin pazara getirdiği mal senin midir ki, ondan ücret alasın?”

“Ama Beyim, beyliğin akçeye ihtiyacı var.”

Adama kapıyı gösterdi: “Zulümle abad olan akıbet berbat olur. Benim beyliğimin böyle uygunsuz gelirlere ihtiyacı yok!”

Her halde Osman Bey’in modern iktisat ilminden haberi olamazdı. Ancak devletlerin halka fazla vergi yükü yüklemekle değil, daha az vergi sayesinde zenginleşeceğini, ileri görüşlülüğü ve ferâseti sayesinde biliyordu. Bir miktar vergi almak mecburiyetinde kaldığı zaman bile, şimdiki gibi, pazara mal getiren herkesten bunu almak yoluna gitmemiş; vergi için pazara getirilen malın satılmasını şart koşmuştu. Malını satan da bunu seve seve ödüyor, bu yüzden Karacahisar Pazarı her ırktan, her dinden tüccarla dolup taşıyordu. 

İşte bu sırada, Karacahisar Pazarı’nda, Germeyan beyliğinden bir Müslüman tüccarla, bir Hıristiyan alıcı arasında ihtilâf çıktı. Devlet müesseseleri henüz oluşmadığı için konu Osman Gazi’ye yansıdı. Osman Gazi tarafları dinledikten sonra, Hristiyan’ın lehine karar verdi. Bunu garip karşılayanlara, “Hıristiyan olmanın her konuda haksız olma anlamına gelmediğini” söyledi ve Hz. Ömer’in, “Adalet mülkün temelidir” sözünü hatırlattı.

Aynı çizgide yürüyen padişahların aynı ölçüyü yönetim tarzı yaptıklarına tarih şahittir. Biz yer darlığı sebebiyle birkaç örneği hatırlatmakla yetineceğiz.

Fatih Sultan Mehmed, Mahmut Paşa’yı vezir-i âzamlıktan (başbakanlık) uzaklaştırdıktan üç yıl kadar sonra tekrar aynı makama getirince, Mahmud Paşa dayanamadı, Padişah’ın affına sığınarak, sebebini sordu:

Öyle ya, Padişah aynı, devlet aynı, Mahmut aynı; öyleyse neden azledilip sonra tekrar tayin edilmektedir? 

Padişahın cevabı hepimiz için ders niteliğindedir:

“Arnavutluk’ta Nasuh Bey’in ahaliye zulüm ve gadr ittüğün duyduk. Eğer bundan haberin yoğ ise, memalik ef’alinden (memlekette olup bitenlerden) gaflettesün (habersizsin) dimektür. Haberin var da def’i yolun tutmamış isen, (haberdar olduğun halde tedbir almamışsan) zulme rıza ittün sayılur. Ne gaflet, ne de zulüm ile vezarette muvaffak olunamaz. Vezir olana kemâl (olgunluk-beceriklilik) lâzımdır. Vezarette kemalât olmazsa umran ve imâret de olmaz. Seni anın içün azlettuk. Lâkin senden elyak vezir bulamadığumuzdan tekrar nasb eyledük.”

“Vezarette kemalât”, bugün de şiddetle özlediğimiz hasretlerimizden değil mi? 

Google+ WhatsApp