Adımıza yazılmış senaryolar -1-

Adımıza yazılmış senaryolar -1-


İlk peygamber, ilk atamız Hz. Adem ile Havva yasak meyveyi yedikten sonra dünyaya gönderilmiş ve burada Allah’ın yardımıyla tövbenin adabını öğrenip af dilemişlerdi. Allah onların tövbelerini kabul etti ve yeryüzünü onlar için hayırlı bir mekân kıldı. Rabbimiz, Hz. Adem’i ve onun çocuklarını hakkın ikamesi için görevlendirdi ve yeryüzünün ilk ailesi, ilk peygamber ve eşi asırlara uzanacak bir medeniyet inşa ettiler.

 

“Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır” (Hucurat 13). Hz Adem ve Havva hem insanlık tarihinin hem de aile tarihinin ilk kahramanlarıdır. İlk insanla birlikte inşa edilen aile kurumu ise tarihi süreç içinde birçok tehlike ile karşı karşıya gelse de ayakta kalmayı başarmıştır. Neden? Çünkü aile fıtri bir gereksinimdir…

 

Resulullahın önderliğinde şekillenen İslam kültüründe, aile merkezi bir noktada konumlandırılmış ve birey ve toplumları ayakta tutan bir kale olarak görülmüştür. Aileyi yıkmadan insanlığı ayakta tutan değerleri tamamıyla ortadan kaldıramayacaklarının farkına varan zamanın Firavun’ları ise evlilik dışı birliktelikleri, cinsel sapkınlıkları destekleyerek yuvayı dinamitlemeye çalışıyorlar. Kokuşmuş kültürlerini televizyon ve internet üzerinden yaymaya çalışan bu zümreler, son günlerde gündeme oturan İstanbul Sözleşmesi ile çalışmalarına hız verme niyeti taşımaktalar. Söz konusu sözleşme ilk etapta kulaklara hoş gelebilir ancak ambalajı açtığınızda içeride aile kurumunu hedef alan maddelerin, ileriye dönük karanlık emellerin yer aldığını görürsünüz. Fakat nedense sözleşmeyi savunanlar ambalajı açmayı hiç düşünmüyorlar, ambalaja odaklanıp bu ucube kararların savunuculuğunu yapmaya devam ediyorlar.

 

Aile insanoğlunun ilk mektebi, sevgi ile buluştuğu ilk mekânıdır. Aile toplumun en küçük ancak en önemli birimidir. Burada spontane olarak gelişen bir hiyerarşi vardır. Buna göre baba eve ekmek götüren ve çocukların eğitim ve terbiyesi ile meşgul olan, onların güvenliğini sağlayan kişidir. Anne ise çocukları şefkatiyle besleyen ve onların eğitimini baba ile paylaşan önemli bir kahramandır. İstanbul Sözleşmesi anne, baba ve çocukları bir arada tutan bu hiyerarşiyi bozarak aileyi ortadan kaldırmayı hedeflemektedir. Anne, baba ve çocuklar… Haklar bağlamında hiç biri diğerinden daha imtiyazlı değildir, çocuğun da annenin de babanın da hakları aile içinde korunur ve fertler asli ve ferdi sorumluluklarının ne olduğunu burada öğrenir ve hayata katılırlar.

 

Evlilik fıtri bir gereksinimdir, aile ise fertlerin evlilikle birlikte oluşturdukları küçük ancak hayati önem taşıyan bir kurumdur. Aile anne, baba ve çocukları sevgi ile buluşturan ve birbirlerine kenetleyen bir değerdir. Çocuklar bu çatı altında eğitime tabi tutulur ve asli değerlerle tanışıp topluma katılırlar. Fakat ne yazık ki modernleşme kültürü ile birlikte eşler arası ilişkiler, rekabet, çatışma ve şiddete açık hale geldi ve aile kurumu sarsıntıya uğradı. Sözde kadına uzanan şiddetin önlenmesine yönelik hazırlanan ve bir Avrupa Konseyi Sözleşmesi olan İstanbul Sözleşmesi ise zaten sarsılan aile dinamiklerini hedef aldı ve eşleri birbirine düşürdü. Bu ucube sözleşme bırakın şiddeti önlemeyi şiddet ve nefreti daha da tetikledi. Kadının beyanı ile evden uzaklaştırılan şiddet yanlısı koca intikam almaya yeltenip tehlike saçmaya başladı.

 

İstanbul Sözleşmesi’nin savunuculuğunu yapanlar küresel zihniyetin aile yapımızla ilgili hüsnü niyet taşıyabileceğine nasıl ihtimal verebilirler bunu anlamak mümkün değil… Sahi nasıl oldu da cellâdına aşk besleyen bir mahkûma dönüştük? Nasıl oldu da dünyayı kan gölüne çeviren şiddet organizasyonundan fayda umar hale geldik? Bilinmelidir ki onlar hiçbir zaman bizim için hayır temenni etmez, bize fayda getirecek bir karara imza atmazlar. Bilinmelidir ki, sözleşmenin failleri şiddeti önlemek için değil tırmandırmak için hareket etmektedirler. Sözleşmenin failleri aile dinamiklerimizi yıkacak kararlar alarak hedeflerine kısa yoldan ulaşmak istemekteler. Sözleşmenin failleri toplumsal cinsiyet eşitliği adı altında cinsel sapmaları meşru görülüp, yayılmasını arzu etmekteler. Nitekim söz konusu sözleşmede sözde şiddetin önlenmesi adı altında cinsel sapmalara ve evlilik dışı birliktelik yaşayanlara vurgu yapılırken aile kavramına hiç değinilmiyor.

 

Şiddete maruz kalan kadınlara her dakika bir yenisi ekleniyor. Bunda elbette fertlerin maneviyatla bağlarını koparmalarının ve ahlaki değerlerden uzaklaşarak küresel kültüre entegre olmalarının büyük etkisi var. Erkek çocukları şiddet eğilimli yetiştiren ebeveynlerin ektiği nefret ise işin bir başka boyutu… Peki, ne yapılabilir? Şiddet odaklı kişilerin rehabilete edilebilmesi için ahlaki değerlerin nesillerin yüreklerine nakşedilmesi ve bu değerlerin hayat bulması gerekir.

 

Coğrafyamız küresel organizasyonun hedefinde yer alıyor. Müslüman evlatları şiddetin her türlüsüne maruz kalıyor… Katliamlar yaşanıyor, oğullarımız, kızlarımız ayakaltında sürükleniyor, işgaller sadece dışarıdan değil içeriden de yapılıyor. Fakat her nedense çözümü hep bu katil zihniyetten bekliyoruz, komplekslerimiz bizi düşmanın kölesi haline getiriyor.

 

Biz sorunlarımıza, kültürel değerlerimiz ışığında çözüm bulabiliriz, bunu başarabiliriz ancak bunun için cesaretimizi toplayıp hayır diyebilmeliyiz… Tamam… Kadına yönelik şiddet hızla tırmanıyor ancak bu bizim mahrem bir meselemiz, biz bu soruna kendi değerlerimiz ekseninde çözüm bulabiliriz… İstanbul Sözleşmesi adı altında bize dayatılan ucube kararlara ise hiç mi hiç ihtiyacımız yok…

 

İstanbul Sözleşmesi kapılar ardında hazırlanmış karanlık bir senaryodur ki, hedef nikâhsız birlikteliklere yol açmak, sapkın birliktelikleri besleyerek sıradanlaştırmak evliliği ve aile kurumunu bitirmektir. Yoksa söz konusu sözleşmeyi hazırlayıp dayatanların bizim illerde şiddete maruz kalan kadınların haklarını korumak gibi bir dertleri yok, olamaz, olmamıştır.

 

Ülkemizde kadına yönelik şiddet var mı? Var… Şiddet mağduru kadınlar çaresizliğe teslim olmuyor mu? Oluyor. Kadınlar cani kocaları tarafından katlediliyor mu? Evet… Fakat az evvel de ifade ettiğim gibi aile içi şiddet ve ailenin güçlendirilmesi gibi hususlar bizim iç meselemiz, mahrem sorunumuzdur ki, manevi dinamiklerimizi güçlendirerek bu sorunu ortadan kaldırabiliriz, bu mümkün. Nefret ve şiddeti şefkate dönüştürecek değerlere sahibiz, bu değerleri aileden topluma toplumdan aileye yeşerterek fıtratımızla buluşmak zorundayız. Bunu pekâlâ başarabiliriz… Fakat ne yazık ki, yularını katile teslim etmiş bir at gibiyiz, katil bizi nereye çekerse o yöne doğru gidiyoruz. O nedenle ne sorunlarımıza çözüm bulabiliyoruz ne de düştüğümüz yerden doğrulup yol alabiliyoruz.

 

Hak, adalet ve şefkat gibi kavramlar İslam’ın asli değerleridir. Aileyi etki altına alan şiddet ve nefret gibi sorunların şefkate dönüşmesi için bu değerleri eğitimin bir parçası haline getirip gönlü şefkat yüklü nesiller yetiştirmek zorundayız. Okullar çocuklarımızı sadece meslek sahibi yapmayı hedeflememelidir bunun yanında ahlak ve maneviyat gibi asli değerlerin aktarımını da yapmalı ve onların insanlaşmaları için katkı sağlamalıdır. Fakat ne yazık ki, mevcut sistem ne kalıcı bir çözüm üretebiliyor ne de bizim adımıza senaryolar yazan küresel eşkıyalara karşı direnç gösterebiliyor. Görüldüğü üzere yular başkalarının elinde olunca aile dinamiklerini hedef alan İstanbul Sözleşmesi Meclis’ten süratle geçti ve kabul edildi. Şimdi yediden yetmişe herkes bu ucube kararların getirdiği zararları tartışıyor. Fakat kimse bedel ödemeyi göze alıp hayır diyemiyor… Ne garip değil mi?

Google+ WhatsApp