Adanmak Yada Adan(a)mamak.. İşte Bütün Mesele Bu!

Adanmak Yada Adan(a)mamak.. İşte Bütün Mesele Bu!


“De ki: Şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, dirimim ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah’ındır. O’nun hiç-bir ortağı yoktur. Ben böyle emrolundum ve ben müslüman olanların ilkiyim” (En-âm 162-163).

Babadan-oğula geçen müslümanlık tarzında müslümanlar her ne kadar farkında olmasalar da, Dünyâ’nın gidişâtı hiç de iyi değildir ve Dünyâ’nın bu kötü durumu en çok da müslümanları yaralamakta, bu durumdan en çok da müslümanlar zarar görmektedir. Dünyâ’nın yarısı mânen perişân olmuşken diğer yarısı ise madden perişân olmuş durumdadır. Zîrâ Allah’sız ideolojiler, düşünceler, kânunlar-kurallar ve üretimler insanları ya mânen yada madden çürütmekte ve perişân etmektedir. Bu durumun farkında olan müslümanlar ve duyarlı insanlar da vardır. Bunlar mevcut kötülüğün tespitini en iyi şekilde yapıyor ve bunları her yerde yazıyor ve konuşuyorlar. Fakat yine de yeterli bir farkındalık ortaya çıkmıyor ve bir genişlik olmuyor. Bunun nedeni nedir?. Bunun nedenleri hakkında çeşitli şeyler söyleniyor ve “niçin olmadığı” ile ilgili çeşitli görüşler ortaya atıyorlar. Bu bağlamda “ne yapmalı” ve “nasıl yapmalı” başlıklı yazılar ve kitaplar yazılıyor ve konuşmalar yapılıyor. Buna rağmen gidişatta iyiye doğru bir düzleme olmadığı gibi, maalesef kötüye doğru hızlı bir gidiş var.

Allah bu kadar düşünmeye, okumaya, yazmaya, konuşmaya ve duâya rağmen niçin bir kurtuluş kapısı açmıyor?. Biz farkında olduğumuz ve olmadığımız şekilde mutlakâ yardım ediyor ve esirgiyor, âmenna!. Buna îmânımız tam. Biz O’nun yardımlarının ve esirgemelerinin çoğunu fark etmiyor ve bâzılarını fark ediyor olsak da, yardımın çok net olmadığı açıktır. Peki bu niçin böyledir?. Allah bize niçin bâriz bir şekilde (hesapsız rızık şeklinde) yardım etmiyor da genelde insanlar ve özelde müslümanlar mânen ve madden modern bir perişanlık içinde yaşamaktan kurtulamıyorlar?. Bunun en kestirme cevâbı şudur: Çünkü biz an îtibârıyla “hesapsız rızk”a ve “apaçık yardım”a lâyık değiliz. Biz, Allah’ın bize neden apaçık bir şekilde yardım etmediğiyle ilgili tespitini tabî ki de yanlış bir kader inancıyla yapmayacağız ve “ne yapalım, kader” demeyeceğiz. Kader sünnetullahtır. Biz sünnetullaha uyarsak kaderimiz iyi, uymazsak kötü olur. Sünnetullah-merkezli yaklaştığımızda böyle kötü durumda olmamızın bâzı nedenleri ortaya çıkıyor.

Allah sırât-ı müstakîm üzeredir, hakkı ve hakîkati emreder ve hakka-hakîkate göre davranılmasını ister. Bu davranış elbette sünnetullaha göre ve vahiy-merkezli olmalıdır. Allah’ın yasalarına ve vahye göre hareket edilmediğinde elbette kötü sonuçlar ortaya çıkacaktır. Bu nedenle Allah’ın yasalarına, emir ve yasaklarına tam riâyet olmadıkça Allah bize yeterli yardımını ulaştırmayacaktır. Zîrâ “imtihan” budur. Biz Allah ne kadar yaklaşırsak Allah da bize o kadar (hattâ daha fazla) yaklaşacak ve yardım edecektir. Allah yardım edince de perişanlıktan kurtuluruz ve zafere ulaşırız. Sünnetullah ve imtihan budur.

“Peki niçin olmuyor?” sorusuna verilecek kısa yanıt şudur: Çünkü biz Allah’a tam bir teslîmiyetle teslîm olmuyoruz; çünkü biz, baştaki âyeti tezâhür ettirmiyoruz; çünkü biz, Allah’a gerektiği gibi kul olup da kendimizi adayamıyoruz; çünkü bizim yeterli îmânımız ve güvenimiz yok; çünkü biz yeterince gayretli, azimli ve özverili değiliz; çünkü bizim âhiret bilincimiz ve âhirete olan îmânımız sorunlu; çünkü biz vazgeçmek istemiyoruz; çünkü biz Dünyâ’ya ve maddeye çok bağlıyız; çünkü biz Kur’ân’ı en yalın şekliyle anlamıyoruz ve anlamak istemiyoruz, bu nedenle de işimize geldiği gibi yorumlamak ve anlam vermek istiyoruz, bu bağlamda apaçık âyetleri bile aşırı yoruma tâbi tutup arzularımıza ve mevcut hayâtımıza uydurmaya ve mevcut yaşantımızı meşrûlaştırmaya çalışıyoruz; çünkü biz yaşadığımız hayâtımızın ve düşüncelerimizin doğru ve kusursuz olduğunu zannediyoruz; çünkü biz -en önemlisi- Peygamber’in güzel örnekliği (Ahzâb 21) olan Sünnet’ini tâkip etmiyoruz, sahabenin bu bağlamda Peygamber’e olan güvenini bilmiyoruz; çünkü biz imtihan dünyâsında ve imtihanda gibi davranmıyoruz; çünkü biz âhiret-merkezli yaşamıyoruz; çünkü biz şirk, küfür ve dolayısıyla zulüm üretiyoruz ve zulüm içinde kalıyoruz; çünkü biz, şehvet-şöhret, servet-siyâset ve cehâlet tarafından kuşatılmış ve tutsak edilmiş durumdayız; çünkü biz adanmıyoruz kardeşim. Adanmanın ne demek olduğunu bilmiyoruz. Bu durumdan ancak ve ancak adanarak kurtulabileceğimizin farkında değiliz.

İslâm âhiret-merkezli olduğu için “adanma” üzerine kuruludur. Bu nedenle kişilikli insanların anlamlı bir hayat yaşamasını hedefler. Bir insan ne kadar adanmışsa ve ne kadar takvâlıysa o oranda hem Dünyâ’da hem de âhirette işi kolay olur. İslâm bir îman-güven işidir. Diğer sistemler ise “yalana ve bâtıla inanma ve güvenme” üzerine kuruludur ve bu artık normâlleşmiş ve çoğunluk için meşrûlaşmıştır.

Îman teslîmiyet ister, yâni İslâm ister. İslâm ise, “îman-merkezinde hayat sürmek”tir. Aksi-hâlde münâfıklık başlar. İslâm ile aydınlanmış kâlpler elleri ve ayakları harekete geçirmiyorsa orada bir nifâk sorunu vardır. En nihâyet îman kişiyi adanmaya götürmelidir ki bu adanma en ideâl şekilde müslümanca yaşamakla olur. Îman güçlendikçe adanma da ister ki “tam anlamıyla İslâm” olunsun ve peygamberlerin sözleri tezâhür etsin: “Biz sana teslim olmuş olanlarız”.

Gönül zenginliği ve gönüllülük yâni adanma olmayınca, insanlık adına olumlu bir şeyin olması zinhar mümkün olmaz. İnsanlık, gönül(lülük) ve adanma olmayınca iyilik adına hiç-bir şey açığa çıkmaz ve Dünyâ karanlığa hapsolur gider. İşin kötüsü, âhiret de zindan olur.

İlim, bilinç, sabır, direniş ve amel-eylem için “adanmışlık” gerekir. Bu bağlamda bir şeylerin değişmesi ve dönüşmesi için mutlakâ adanmış şahsiyetlere ihtiyaç vardır. İslam bir “adanma” işidir ve bu şu âyetle ile ortaya konur:

“De ki: Şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, dirimim ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah’ındır. O’nun hiç-bir ortağı yoktur. Ben böyle emrolundum ve ben müslüman olanların ilkiyim” (En-âm 162-163).

Âlimliğin göstergesi, “adanma”dır. Fakat Allah yoluna adanmak, malını-canını Allah yolunda ortaya koymak ve varını-yoğunu harcamak, “Kur’ân’ın gramerini çok iyi bilmenin” bir sonucu değildir. Amel-eyleme ve adanmaya yöneltmeyen ilim sorunludur. Adan(a)mayanlar da “âlim” değildirler.

“Bilginin türü” önemlidir. Yoksa varlıkta bilgiden daha bol bir şey yoktur. Zamânımızda çok büyük ve mîde bulandırıcı oranda bir bilgi çokluğu ve bilgi kirliliği var meselâ. Seküler/dünyevî/din-dışı bilgi, birleştirmekten ziyâde bölmeye-ayırmaya dönüktür. Çünkü maddî ve nefsîdir, geçicidir. Âhirete dönük olan bilgi ise birleştirici ve yapıcıdır. Bu bilgi vahiy-merkezli bilgidir. Vahyin oluşturmuş, inşâ etmiş olduğu bilgidir. Kur’ânî bilgidir. İşte bu bilgi-türü insanlık târihinin gördüğü en büyük medeniyeti meydana çıkarmıştır. Bir-birlerine düşman kişileri-kavimleri “kardeşler” yapmıştır. Bu bilgi-türü, canlarla ve mallarla cihadı hoş göstermiştir onlara. “Allah yolunda ölme sevgisi” oluşturmuştur. “Süper îman” denilen bir îman inşâ etmiştir. Çünkü adanmışlardır. Adanmanın zirvesi bu bilgi-türüyle (vahiy) ortaya konmuştur. “Kerim vazgeçişler” bu bilgi-türünden zuhûr etmiştir. Bir “delikanlılık” ortaya çıkmıştır böylece. Adan(a)mayanlar entelektüel olsalar da “Allah yolunun delikanlıları” olamazlar. Adanmış delikanlılar olmadıkça da bir değişimin ve dönüşümün beklenmesi abestir.

Dünyâ’nın şu-andaki hâl-i pür melâlinin nedeni, bilginin çok fazla olmasına rağmen bilinçten mahrum insanların çok fazla olmasıdır. Bilgide kalınıyor ve bilince geçilemiyor. Bilince geçilemediği için amele-eyleme hiç geçilemiyor. Zîrâ bilince geçmek için bir “adanma” gerekiyor. Bu adanma biraz da “Dünyâ’yı ıskalamak” anlamına geldiği için pek de tâlibi olmuyor. Çünkü âhirete îman azalmıştır ve “Dünyâ’dan vazgeçme”nin, “âhireti kazanmak” demek olduğu düşüncesi geçerliliğini kaybetmiş durumdadır.

“Gerçek şu ki, Allah, Âdem’i, Nûh’u, İbrâhim âilesini ve İmran âilesini âlemler üzerine seçti” (Âl-i İmran 33).

Âyette söylenen İbrâhim âilesi ve İmran âilesi bizim “örnek âilelerimiz”dir. Allah bize bu örnek âileleri göstermektedir ve zımnen; “bu âileler gibi olun” demektedir. Zîrâ ancak bu tarz âilelerde şahsiyetli insanlar yetişebilir ve Dünyâ’yı İslâm-merkezli değiştirebilecek önderler çıkar. Çünkü bu âileler “adanmış âileler”dir ve adanmışlık olmadığında Dünyâ’yı değiştirecek ve toplumları peşinden sürükleyecek şahsiyetlerin çıkması hayâldir. İslâm bir yönden de bir “adanmışlık dîni”dir. Toplumları peşinden sürükleyecek ve Dünyâ’daki zulmü ber-tarâf edip Dünyâ’yı Dâr-ûl İslâm’a çevirecek olan şahsiyetler, mutlakâ adanmışların içinden, “adanmış âileler”in içinden çıkar. Hz. Yûsuf ve Hz. Îsâ, adanmış âilelerin yetiştirdiği şahsiyetlerdir. Hattâ bu peygamberler, adanmanın silsile hâlinde tekrâr etmesinin sonuçlarıdır. Dünyâ’da hak-merkezli büyük izler bırakmak için adanmış âilelerin olması çok önemlidir. Bu âilelerin ataları, bir zamanlar müşrik-zâlim âilelerden ve toplumlardan kopmuş olanlardır genelde. Bu kopuşun ve hicretin sonucu çok da uzak olmayan bir zaman sonra “örnek şahsiyetler” olarak verir meyvesini. Zâten o örnek şahsiyetler kâlpten yapılmış bir duânın netîcesidirler. Eylemden sonra yapılmış duânın:

“(İbrâhim) Rabbim, beni namazı(nda) sürekli kıl, soyumdan olanları da. Rabbimiz, duâmı kabûl buyur” (İbrâhim 40).

“(İsmâil’le birlikte Evin (Kâbe’nin) sütunlarını yükselttiğinde (ikisi şöyle duâ etmişti): “Rabbimiz bizden (bunu) kabûl et. Şüphesiz, Sen işiten ve bilensin. Rabbimiz, ikimizi sana teslîm olmuş (müslümanlar) kıl ve soyumuzdan sana teslîm olmuş (müslüman) bir ümmet (ver). Bize ibâdet yöntemlerini (yer veyâ ilkelerini) göster ve tevbemizi kabûl et. Şüphesiz, Sen tevbeleri kabûl eden ve esirgeyensin. Rabbimiz, içlerinden onlara bir elçi gönder, onlara âyetlerini okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları arındırsın. Şüphesiz, Sen güçlü ve üstün olansın, hüküm ve hikmet sâhibisin” (Bakara 127-129).

“Hani İmran’ın karısı: ‘Rabbim, karnımda olanı, her türlü bağımlılıktan özgürlüğe kavuşturulmuş olarak Sana adadım, benden kabûl et. Şüphesiz işiten bilen Sensin Sen’ demişti. Fakat onu doğurduğunda -Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilirken- dedi ki: Rabbim, doğrusu bir kız (çocuğu) doğurdum. Erkek ise, kız gibi değildir. Ona Meryem adını koydum. Ben onu ve soyunu o kovulmuş şeytandan Sana sığındırırım. Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabûlle kabûl etti ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriyâ’yı ondan sorumlu kıldı. Zekeriya her ne zaman mihrâba girdiyse, yanında bir yiyecek buldu: ‘Meryem, bu sana nereden geldi?’ deyince, ‘Bu, Allah katındandır. Şüphesiz Allah, dilediğine ‘hesapsız rızık’ verendir’ dedi. Orada Zekeriya Rabbine duâ etti: ‘Rabbim, bana katından tertemiz bir soy armağan et. Doğrusu Sen, duâları işitensin’ dedi” (Âl-i İmran 35-38).

Demek ki bize sâdece “adanmış şahsiyetler” değil, bu şahsiyetlerden oluşan “adanmış âileler” de gerekiyor. Allah böyle adanmaları ve adanmış olanları görmedikçe nitelikli şahsiyetleri nasip etmez. Allah, adanmışlığa çok destek verir. Peygamberimiz de bir adanmışlığın netîcesiydi. Babası Abdullah’ı kurbân olmaktan kurtaran şey, dedesi Abdulmuttalib’in 100 deveyi adamasıydı. Bir adak sonucunda Abdullah kurbân olmaktan kurtuldu ve Âmine ile evlenince Peygamberimiz Hz. Muhammed Dünyâ’ya geldi.

İnsanı sapıklıktan kesin olarak alıkoyacak tek şey, kişinin rûhen ve bedenen hak dâvâya teslim olup adanmasıdır. İslâm’a adanmaya yanaşmaktan bile korkan müslümanlar, büyük bir şevk ile moderniteye ve kapitâlizme adandılar/adanıyorlar. Gençlere teslîmiyeti ve adanmayı öğretmezseniz, öğreteceğiniz diğer şeyler bir işe yaramaz ve boşuna yorulmuş olursunuz.

Îman, ancak kâlplerde yer ettiğinde “gerçek anlamda îman” olur. Îmânın kâlplerde yer etmesinin tek yolu da, amel-eylem üzre olmaktır. Amel-eylem üzre olmak ise, “vahiy ve Sünnet-merkezli yaşamak”tır. Tabi bu, bir-çok şeyden vazgeçmeyi de yanında getirir. O hâlde îman; bir özgüven, huzûr, direnç ve coşku verdiği gibi, “acıtan” da bir şeydir. Zîrâ bedel ister ve bu bedel bir-çok şeyden vazgeçmeyi ve mutlakâ tam bir teslîmiyetle teslîm olmayı ve adanmayı gerektirir. Aksi-hâlde “îman ettim” sözü kuru bir laftan, resmî bir işlemden ibâret kalır. Böylelerine de zâten “mü’min” değil, belki halk arasında “müslüman” denebilir.

İslâm, adanmanın bir sonucu olarak; îman, bilgi, bilinç, direniş, sabır, hicret, devlet, cihad, şahâdet ve medeniyet sürecine açılan kapıdır. Sonra da o kapıdan âhirete ve ebedî nîmet diyârı olan cennete çıkılır. Cennet, tam bir teslîmiyetle teslîm olup adananların ebedî yurdudur vesselam.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Google+ WhatsApp