Açmaz

Açmaz


Açmaz

 

 

leri teknolojinin gelişimi, büyük ölçüde askerî teknolojinin bağımsız değişkeni olduğu bir dizi sürecin eseridir. Bunu şöyle de ifâde edebiliriz: Bugün elimizdeki teknolojik ürünlerin mühim bir kısmı, askerî bir teknolojinin sivilleşmesinin ürünüdür. Buna verilebilecek en keskin misâl; bilgisayar teknolojisinin bizzât kendisidir. Tamamen askerî gâyelerle başlayan bilgisayar teknolojisi, evrimi içinde sivilleşmiş; sayısız ürünüyle evimize, elimize ulaşmıştır. Belki de askerî sâikler olmasaydı teknoloji bu derecede ilerlememiş olurdu.

Askerî teknolojinin bu derecede itici bir rol üstlenmesinin pek çok sebep ve sâiki olduğunu biliyoruz. Bunlardan en başta geleni, modern savaşlardaki insan kaybının artık tahammülfersâ bir seviyeye gelmesidir. Bu ahlâkî bir endişenin zaferi olmasa gerekir. İnsan kaybının tahammüfersâ bir hâle gelmesi özünde bir “yeniden-üretim“ endişesinin fonksiyonudur. Bu endişe, husûsen II. Genel Savaş sonrası hissedilmeye başlamıştır. Yüksek kalkınma ritmi yakalamış; tam istihdam modelinin hakkını vermiş olan toplumlar, emek eksikliğini hissetmiş, yedek proleteryayı dışarıdan ithâl etmek zorunda kalmıştır. İşbölümü asal emeğin “içeriden,” yedek emeğin ise “dışarıdan” sağlanması suretiyle sağlanıyordu. Kısaca bir hatırlatma yapalım: Sık sık vurgulamaya çalışırım: Batı proleteryasının cümle kazanımları, dünyâ emekdaşlarının sırtından olmuştur. Yâni, tıpkı Batı sermâyesi gibi Batı proleteryası da yedek dünya proleteryasının ucuza çalıştırılması sâyesinde, bir artık sâhibi olmuş; kazanımlarını (hayât kalitesini) arttırabilmiştir. (Son zamanlarda yaşanan göç baskısı ve terör bu sürecin rövanşıdır aslında. Zamanında dünyâ proleteryasının durumuna karşı üç maymunu oynayan Batı proleteryası, şimdi de aynı dargörüşlülğü ırkçılık olarak üretiyor...)

Batı proleteryasının 20. asırda artık değerden pay alması, sâdece kalitesini arttırmamış; aynı zamanda onu “değerli” kılmıştır. 20. asırda proleteryanın “orta sınıflaşması” olarak eğreti bir şekilde tasvir edilen bu süreç, işçi sınıfının sâdece üretim açısından değil; tüketim açısından da “değerli” bir hâle gelmesini yansıtır.

Yukarıdaki sürecin neticeleri çok derin olmuştur. En başta da 19. asırdaki “tulum-üniforma” denklemi bozulmuştur. Eğitimsiz, sefil işçi sınıflarını üretimde sömürmek de, savaş meydanlarına sürmek de eş derecede kolaydı. Ama, işçi sınıfı artık: 1)Eğitim üzerinden niteliklerini geliştiriyor. 2) Bunları üretime sürerek ürünlerini niteliklerini arttırıyor. 3) Bu sâyede yeniden bölüşüm hakkı kazanıyor. 4) Yeniden bölüşüm sâyesinde artan alım gücünü tüketime yatırarak kapitalist çarkların dönmesini sağlıyordu... Hâsılı, işçi sınıfları sâdece “üretim” açısından değil “tüketim” açısından da değerliydi. Modern dünyâda hiçbir şey kendiliğinden değerli değildir. Değer, artık değerin üretim ve tüketimine yaptığınız katkı kadardır. İşte bu katkılarıyla “değer kazanan” işçi sınıfına “tulum çıkart, üniforma giy” komutunu uygulamak zorlaşmıştır. Bunu da özellikle Vietnam savaşı ıspatlamıştır. Anti-militarizm, “canı kıymetlenen” işçi sınıflarının tepkisi üzerine inşâ olmuştur. “Üretim-fetişizmi” (arz) ile “tüketim kısırlığı” (talep) arasında sarkaçlanan kapitalist bunalım sendromu artık kolayca savaş üzerinden çözülemiyordu. (Hiç şüphesiz nükleer savaş riski de bu tahlillere eklenmelidir.)

Yeni çözüm, doğrudan “savaş yerine, “değerliler üzerinde savaş korkusu”nu dâim kılmak ve “değersiz başkalarını savaştırmak” stratejisiydi. Bu stratejinin sayısız taktikleri de keşfedildi. Merkez dünyâ “barış, demokrasi, refah ve esenlik” içinde yola devâm edecek; dünyânın geri kalanı ise onların yerine savaş(tırıla)caktı.

Askerî teknolojinin otomasyonu, bahsedilen insan açığını kapatmak için hızlandı ve yoğunlaştı. Merkez dünyâ “askersiz savaş” projelerine gömüldü. Yapay zekâ programlarının da mâsum sâikleri olmadığını, büyük ölçüde bu açığın kapatılmasının fonksiyonu olduğunu düşünüyorum.

Fanon’un “Yeryüzünün Lânetlileri” dediği “Değersizleri” savaştırmanın son misâlleri, adına ”Ortadoğu” denmek sûretiyle ince bir şekilde değersizleştirilen bir coğrafyada tezâhür ediyor. Ama artık bu iş de eskisi kadar kolay değil. Savaşları uzaktan kumanda ile yönetmek zorlaşıyor. “Silâhı tutan elin” “silâhtan” daha baskın olduğu görülüyor. Savaşlarda yeniden “insan unsuru” ehemmiyet kazanıyor. Uzaktan veyâ havadan bombalayarak veyâ paralı askerlerle bir yere hâkim olamıyorlar. Sahaya girmeden veyâ insan bedelini ödemeden olmuyor bu işler. Batı bunu yapamıyor. Eğer yapmaya kalkarsa en büyük baskıyı kendi kamuoylarından yiyecekleri âşikâr. Savaşacak silâhları var, ama savaşacak insanları yok. Bu onların en büyük açmazı. Rusya, İran ve Türkiye şöyle böyle bu bedeli göze aldıkları için sahada daha fazla yer tutabiliyor. Atlantik kuvvetleri ise hâkimiyet kaybına uğruyor. Çünkü hâkimiyet kurabilmek için dayanacakları insan unsurları yok. Paralı askerler ve PYD ile bu iş üremiyor; yürümüyor. Kurulan sözüm ona ittifaklar da işlemiyor. Son “Küre İttifâkı” buna tipik bir misâldir. İttifâkın unsurlarına bir bakalım: İsrâil susuyor; Mısır Rusya’nın kapısını çalıyor, BAE’den farklı farklı sesler çıkıyor; Suudiler bir târihsel skandala imza atıyor; ve ABD ile saç saça, baş başa didişiyor. Demek ki “Sırça Küre” boşuna seçilmedi. Bu tarz ittifakların kırılganlığını küre kadar ne anlatabilir ki?

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp