“Açız”!

“Açız”!


“Açız”!

 

 

Türkiye’nin her yerinde, özellikle de trafiğin tıkandığı alanlarda “Açız” levhası taşıyan bir takım insanlar görüyorum…

Bunları her görüşümde de meşhur Fransız gezgin Du Loir’ın, 1654’de Paris’te yayınladığı değerli seyahatnâmesinin 191. sayfasında yazdıklarını hatırlıyorum:

“Türkiye’de dilenci nadir görülür. Fransa’da herkesi bunaltan tembel dilencilerin Türkiye’de kimseyi taciz etmesine imkân yoktur.” 

Bunun sebebini de Corneille Le Bruyn isimli yurttaşı açıklıyor: 

“Türklerin hayrat ve hasenata çok düşkün olduklarını ve hatta Hıristiyanlardan çok fazla hayrat vücuda getirdiklerini inkâra imkân yoktur. Türkiye’de pek az dilenciye tesadüf edilmesinin başlıca sebeplerinden biri de işte budur.” (İsmail Hâmi Danişmend, Garb Menbalarına Göre Eski Türk Seciye ve Ahlâki, İstanbul Kitabevi, 1961).

Gezgin Loir, Osmanlı toplumunun içinde yaşayarak yaptığı gözlemleri şöyle aktarıyor:

“İnsan cinsine âit olan Türk hayrâtı, cemiyetle ferde ve ölülerle dirilere şâmildir. Bütün Türkiye’de imâret denilen misâfirhâneler vardır: Buralarda hangi dine mensup olursa olsun bütün fakirlere ihtiyaçları nispetinde yardım edilir. Şehirlerle yol boylarında imâretlerden başka her türlü şahsa kapıları dâimâaçık duran Kervansaraylar mevcuttur… 

Malum: Hem dini, hem de milli kültürümüzün temelinde “eşref-i mahlukat”olarak “insan” var. 

Medeniyet anlayışımıza, “Her şey insan için” görüşü hâkim. Bu merkezde eğitilen Osmanlı insanı din, dil, renk, ırk farkı gözetmeksizin insanlara hizmeti ibadet telakki etmiş, “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır” prensibi içinde, hayırda yarışmış, bu ulvi ve külli yarışın bir sonucu olarak da, büyük hayır müesseseleri (vakıflar) vücuda getirilmiştir...

Osmanlı’da vakıf müesseselerin bolluğu ve yaygınlığı iyilikte yarışın ne denli büyük bir toplumsal heyecan dalgası oluşturduğunu gösteriyor.

Rahatlıkla diyebiliriz ki, Osmanlı insanı, “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olan, malın en hayırlısı Allah yolunda harcanan, Allah yolunda harcananın da en hayırlısı halkın en çok ihtiyaç duyduğu şeyi karşılayandır” anlayışı çerçevesinde, hayatını yaradılış hikmetine hizmete vakfetmişti.

Devlet, insanının bu ulvi çabasından öylesine etkilendi ki (belki birazcık abartıyorumdur ama) bizatihi kendisi dev’asa bir vakfa dönüşüp din, dil, renk, ırk, kıyafet farkı gözetmeksizin, tüm gücünü, yönettiği insanların hizmetine sundu. 

Çünkü hayatın merkezi insandır. “Kâinat hayata, hayat insana bakar”. Vakıf müesseseleri ise insana (ve tabii ki hayata) duyulan sevgi ve saygının kurumlaşmış halidir. 

Böyle müesseseler düşünebilmek için, insanın yaradılış hikmetini kavraması gerekir. İnsanın yaradılış hikmetini en iyi anlatan kitap Kur’an olduğuna göre, insana hizmeti pek tabii Müslümanlar kurumlaştıracaklardı. Böylece Müslüman yüreklere vakıf fikri doğdu ve kısa sürede kültüre, hatta medeniyete dönüştü.

Yirmi altı binden fazla vakıf kurdular. Bunlardan bazıları hayvanlara ve bitkilere yöneliktir ki, Ortaçağda böyle bir çevre bilincinin oluşmasını takdirle anmamak imkânsızdır.

Bir kişinin malını-mülkünü muhtaç insanların, hayvanların ve bitkilerin hizmetine sunması için, kâinatı tüm teferruatı ve kıymetiyle kavramış olması gerekir!.. 

“Açız” levhası taşıyanların bu işi istismar mı ettiğini, yoksa gerçekten muhtaç mı olduklarını bilmiyorum. Gerçekten aç iseler toplumsal bir arıza içindeyiz demektir. 

 

yeni akit

Google+ WhatsApp