Açık toplum

Açık toplum


Açık toplum

 

 

Târihin bir gâyesi var mıdır? Bu soruya, olduğu yolunda keyfe mâyeşâ cevap yetiştirmek mümkündür. Ama serinkanlı bir bakış, daha şüpheci ve eleştirel tavırlar geliştirecektir. Evet; târihsel yönelişlerimiz var. Belli bir gâyeye mâtuf gayretlerimiz olduğu da muhakkak. Hattâ bu yolda atılmış çok ciddî adımların , açılımların olduğu da kaydedilebilir. Lâkin bütüncül bakıldığında, olup bitenin, öncelenmiş sorunların halli doğrultusunda sağlanan “gelişmelerin” doğurduğu yeni sorunlarla yüzleşmekten başka bir şey olmadığı görülebilir. Veri bir açılım, zannedildiği gibi insanlığı düze taşımıyor; tam tersine, o açılımın özgül sorunlarını ortaya çıkarıyor. Kültürel târihlerin keskin aşırılıklar ve savrulmalar tarzındaki işleyişinde bu durumu berrak bir şekilde görebiliyoruz.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Modern kültürel târihin açılımlarından birisi de , geleneksel kültürel târihlerde kısır kalmış kamusal alanları yeni katılımlara açmasıdır. Evet, geleneksel dünyâlarda , kamusal ile özel alanlar arasında bir dengesizlik olduğu ileri sürülebilir. Kamusal alanlar üzerinde siyâsal ve kurumsal-dinsel iktidârların mutlak hâkimiyeti mevcuttu. İnsanların buralara lâlettâyin girişlerine mâni olunur; hayâtlarını özel alanlarında ikmâl etmeleri istenirdi. Geleneksel dünyâların kapalılığı da bunun neticesiydi.

Kamusal hayâtın, siyâsal ve kurumsal-dinsel iktidarların tekelinden kurtarılması ve sivil topluluklara ve bireylere bir özgürlük açılımıydı. Bunun sâdece , modern bilinç üzerinden sağlanan bir açılım olduğunu düşünmek eksikliktir. Bir kere, sürecin maddî bir arkaplânı mevcuttu. Orta zamanların son evrelerinde canlanmış bir ticârî hayât zâten târihsel “agorayı” büyütmüş ve ona merkezî bir konum kazandırmıştı. Ama vurucu etki sanayileşmeden geldi. Sanayileşme süreci, o zamana kadar hâneden kolay kolay ayrışmayan emeği, kadını ve erkeği ile kitleler hâlinde kamusal alana taşımıştı. Dahası bu süreç , emek ile onu kullanan(sömüren) ayrıcalıklı çevreler arasında dolayımlanan ilişkileri de sarsıyordu. Yeni dinamik, emek ve sermâye arasındaki ilişkileri aracısızlaştıran, dolaysızlaştıran bir tesir de göstermekteydi. Marx’a göre kapitalizmin târihte doğurduğu en devrimci boyut da buydu. Târihin esaslı bir şekilde dönüşeceği umudu da buradan neşet etmekteydi. Bir siyâsal ilâhiyat teması olan özgürlük veyâ özgürleşme, çeşitli kültürel-entelektüel yatırımlar ve bunun tesirli ürünleri ile berâber bu maddî dinamik üzerine oturuyordu. Paul Eluard’in şiirinde vurgulandığı üzere özgürlük düşüncesini modern zihniyete kazıyan da buydu.

Hâlbuki, o meyânda, bambaşka bir süreç bunu tersine çeviriyordu. Marx’ın fikriyatında en ikircikli mesele olan ve kolayca aşılabileceğini düşündüğü “siyâsal iktidâr”, yâni “devlet” ve kurumsal din bu açılımı bastırmaktaydı. Bunu gören de Weber’di. Bastırıcı diğer unsur da, modern paradigmaların başat unsurlarından birisi olan “ulus” tu. Kültürel düzlemde, muhafazakârlık, Viktoryen-püritan ahlâkın çeşitlemeleri , kamusal görünürlük kazanmış olan büyük kitleleri, kamusal alanda zapt-u rabt altına alıyor; bir bakıma yeniden evine döndürüyordu. İktisâdî plânda ise yeniden bölüşüm bu süreci derinleştirdi. Hâsılı, aynı mahreçten gelen iki farklı siyâsal ilâhiyat ; burjuva özgürlükçülüğü ile burjuva mahremiyeti arasındaki kavgayı, nihâî tahlilde ikincisi kazandı.

Üçüncü devre kapitalizm ve geç modernlik, kamusal hayâtta hâkim olan ve devletin kontrol ettiği üretim ve mübâdele ilişkilerini tasfiye etti. Bu, emek ve sermâye arasındaki doğrudan ve yoğunlaşmış ilişkilerin tasfiyesiydi. İlk aşama bizzat üretim süreçlerinin yaşadığı çözülme ve dağılmayla alâkalıydı. İkinci aşama ise André Gorz’un çok benimsediğim kavramsallaştırmasıyla, kapitalizmin “katı” formunu terk edip, “maddesiz”, gaz formuna ulaşmasıydı. Kamusal plânda bu ve “kültürelleşme” ile târif ediliyordu. Devlet ve ulus geri çekiliyor, kamusal hâyat, başta tüketim olmak üzere sayısız kültürel çekim alanlarıyla, mahremiyetlerine gömülmüş büyük kütleleri kendisine çekiyordu. Siyâsal bağlamda sicili bozuk devlet ve ulus , gözden düşürülüp mahkûm ediliyordu. Sivil topluluklar ve bireyler kamusal hayâtın yeni ve aslî sahipleri olarak ilân ediliyordu. Aslında bu bir rövanştı. O zaman kadar baskılanan mahremiyetler artık kamusal bir görünürlük kazanıyordu. Bu aynı zamanda bir zamanlar çok yüceltilmiş , yapıtaşı âile olan burjuva mahremiyetinin çözülmesiydi. Herşeyin konuşulduğu, tartışıldığı, açığa çıktığı bir dünyâ, eski raundlarda kaybetmiş olan bir ilâhiyâtı canlandırdı. Canlandırmakla kalmadı, esrikleştirdi de. Açık toplum bu ilâhiyatın yeni kutsamasıydı.

Modern mahremiyetlerin sorunsuz olduğunu elbette iddia edecek değilim. Ama, gidişât içinde gördük ki, mahremiyetlerin çözülmesinin doğurduğu kayıplar ile mahremiyet abartılarının insanlığa kaybettirdikleri arasındaki fark en hafifinden sıfır toplamlıdır.

Bugün maddesizlik, teknolojinin başdöndürücü ve öngörülemeyen dinamizmiyle alabildiğine derinleşiyor. Bu da siyâsal olsun, olmasın tekmil ilâhiyat kavgalarını boşluğa düşürüyor ve manâsını kaybettiriyor. Eskiden kavgalar topluluklar arasında veyâ toplumsallığın bir formu olan bireyler ile topluluklar ve kurumlar arasındaydı. Bugün bireysilerle bireysiler arasında. Eskiden emek ve sermâyenin dolayımsız olarak karşı karşıya gelmesinden umut türetmenin anlaşılabilir bir tarafı vardı. Bugün dolaysızlık, mahremiyeti olmayan hınç yüklü bireysilerin dolaysız karşılaşmalarında ve bunu doğurduğu sorunlarda yatıyor. Putin’in son ve uzun mülâkâtında söyledikleri ,açık toplumu gevezelik mahfellerinden ibâret gördüğüne işâret ediyor. Trump’ın paleoconservatizmi de buna dayanıyor. Avrupa’da, yabancı düşmanlığı ve feodal geçmişe özlemin türevleri canlanıyor. Organik tarımı, organik düşünceleri özlüyenler çoğalıyor. Yakıcı , yıkıcı düşünceler ve duygularla kaybettiğimiz mahremiyeti, evimizi özlüyoruz. Aşırılık ve savrulma..Gâliba hepsi bu….

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp