Acaba Brüksel 2015’ten ders çıkarmış mıdır?

Acaba Brüksel 2015’ten ders çıkarmış mıdır?


1959'da Türkiye'nin Avrupa Ekonomik Topluluğu'na (AET) üyelik başvurusu yapması ve bu başvurunun 1963'te kabulüyle başlayan Türkiye-AB ilişkileri son yıllarda çok çalkantılı süreçlerden geçti. 1980 darbesiyle dondurulan AET-Türkiye ilişkileri 1983'te çok partili seçimlerin yapılması sonrası yeniden başlamıştı. İlişkiler bir kez daha donma noktasına, 2013 itibarıyla artan gerilim sonrasında 2016 yılında geldi; bunda Avrupa'nın 15 Temmuz 2016 başarısız darbe girişimine karşı takındığı tutumun rolü büyük yer tutuyordu. Oysa birazdan değerlendireceğimiz üzere, AB Türkiye’ye geleceğini borçluydu.

1987'de AB'ye resmen tam üyelik başvurusunda bulunan, 1996'da Gümrük Birliği'ne giren ve 2005 yılında AB'ye tam üyelik müzakerelerine başlayan Türkiye, AB'nin süreci yavaşlatma ve gerekli fasılları açmama yönündeki tavrından uzun süredir rahatsız ve bunu her fırsatta dile getiriyordu. O güne kadar Kıbrıs ve Türkiye-Ermenistan ilişkileri gibi meselelerden kaynaklanan temel sorunlar, AB'nin Türkiye'ye yönelik tavrını daha da anlaşılmaz bir noktaya çekmesiyle sendelemeye başlamıştı. Zaman içinde bu sorunlara, üstü kapalı bir şekilde Suriye ve aleni biçimde Doğu Akdeniz de eklendi.

2013 Gezi olayları sırasında, Türkiye'yi acımasız bir şekilde haklar ve özgürlükler açısından eleştirmeye başlayan, Erdoğan'ı da “aniden diktatör ilan eden Batı'nın, Berlin'den Paris'e, İtalya'dan Yunanistan'a benzeri protestolarda nasıl sert yöntemler kullandığı malum. Ancak Gezi, Türkiye-AB ilişkilerinin aşağı yönlü gidişinde bir milat olduAB, devamında, 17-25 Aralık'tan 15 Temmuz'a, Türkiye'nin mücadele ettiği terör örgütlerine sığınacak bir liman vazifesi görmeyi ve Türkiye'nin teröre yönelik politikalarını, kendi terör ve güvenlik faaliyetlerine bakmadan eleştirmeyi sürdürdü.

Türkiye-AB ilişkilerinde Suriye nerede duruyor?

İlişkilerin bu noktaya gelmesinde kuşkusuz, Suriye'nin rolü büyüktü. 2013'te Obama yönetimi Suriye başta olmak üzere tüm Orta Doğu politikasını değiştirirken AB ülkeleri sorgusuz sualsiz Washington'ın peşine takılmayı tercih etti. Örneğin Fransa, o dönemdeki Cumhurbaşkanı François Hollande liderliğinde Türkiye’nin Suriye politikasına en yakın çizgiyi izlerken, Ocak 2015’teki Charlie Hebdo saldırısıyla başlayan Daeş’in en çok Fransa’yı hedef alan terör eylemleri neticesinde giderek bu çizgiden uzaklaştı. Hollande’nin popülaritesi dibe vururken, aşısı sağcı Marine Le Pen gibi isimlerin yükselişi kaygı vericiydi. Le Pen’i durdurmak isteyen karşı cenah, 2017 seçimlerinde toplanıp Emmanuel Macron arkasında birleşti ve aşırı sağı (şimdilik) durdurmayı başardı. Almanya’da ise, Angela Merkel’in “bir milyon mülteci alabiliriz” sözü, Avrupa tarihindeki belki de en insancıl söz olsa da, hem Avrupa’nın en önemli siyasetçisi olan ‘demir leblebi’yi sandıklarda aşağı çekti hem de Almanya’da aşırı sağın yükselişini daha da ateşledi. Avusturya, Macaristan, İtalya başta olmak üzere tüm Avrupa ülkelerinde, yabancı düşmanlığını körükleyen sığınmacı krizi, Avrupalı liderlerde AB’nin geleceğine dair endişeler başlattı.

Mülteci kriziyle tırmanışa geçen İslamofobi ve yabancı düşmanlığı, beraberinde terör saldırıları ve artan güvenlik önlemleri, AB üye ülkelerinde egemenlik ve dolaşım serbestisi sorgulamalarını beraberinde getirdi. Yabancı düşmanlığı Avrupa’yı, AB’yi sarsan devasa ‘borç krizi’nde bile varılmamış bir noktaya geçirdi.

Merkel’in 2015’teki “Sığınmacı krizi Schengen’in sorgulanmasına yol açabilir,” sözlerini hatırlayalım.

Brüksel’deki üst düzey isimlerden George Soros’a, ya da dönemin tüm AB analizlerine baktığınızda “AB çöküşün eşiğinde” korkusunu görmek mümkündü.

En nihayetinde, Batı cephesinde korkulan oldu.2016’da Büyük Britanya’da Brexit referandumunda çıkan “Evet” kararıyla beraber İngilizlerin sancılı AB’den ayrılış süreci başladıYükselen aşırı sağın körüklediği AB karşıtlığı nedeniyle, İngiltere’yi başka ülkelerin takip etmesinden korkulurken, merkez partiler güçlerini birleştirerek bir sonraki seçimlere kadar yokuş aşağı giden kamyonu frenlemeyi başardı.

AB’nin Türkiye’ye “attığı kazıklar”

Batı'da aşırı sağın yükselişi sürdüğünü halihazırda devam eden İslamofobik saldırılardan biliyoruz. Nitekim, Merkel, en son Almanya’nın Hanau kentine Şubat’ta gerçekleşen aşırı sağcı terör saldırısına ilişkin, samimi bir şekilde, “Irkçılık zehirdir, nefret de zehirdir ve bu zehir toplumumuzda var,” demişti. 

Öte yandan Türkiye, tüm bu süre zarfında, Esad rejiminden ve yükselen terörden kaçan dört milyona yakın mülteciyle baş başa kaldı; yıllarca tek başına sorunun kaynağına çözüm üretmesinin de önüne geçildi. Batı, ABD liderliğindeki koalisyon dahilinde önceliği Daiş'e verirken, Türkiye Suriye ve Irak'tan başlayarak önce bölgeyi ardından dünyayı kıskaca alacak terörün bir semptom, bir neden olduğunun altını çiziyor, sorunun kökenine yönelik bir çözüm öneriyordu.

Bu farklı yaklaşım, Türkiye'nin Batı tarafından medya aracılığıyla 'Daiş'e destek' şeklinde asılsız iftiralara dayalı haberlerle sıkıştırılmasına bile neden oldu. Diğer yandan da Batı, bir terör örgütünü, PKK'nın Suriye kolunu, Daiş'le mücadele adına müttefik olarak seçip meşrulaştırdı. Bu durum, elbette Ankara'yı çok rahatsız etti. Türkiye'nin güneyinde bir PKK koridoru kurulmasına doğru gidecek hamle, PKK'nın cesaret bularak ülke içinde de ateşkesi sonlandırarak şehir savaşlarını başlatmasıyla sonuçlandı. PYD'ye Daiş'le mücadele için gönderilen silahlar, Türkiye'de PKK'ya taşınıyor ve burada kullanılıyordu. Diğer taraftan Avrupa başkentleri PKK'lılar için çadırlar kurup kara propaganda yaptıkları sığınaklar haline geldi. Aynı durum, FETÖ için de geçerliydi. Batı'ya kaçan FETÖ mensupları Türkiye'nin müttefiki Avrupa ülkelerinde inanılmaz şekilde hoş karşılanıyordu.

Gelgelelim, Türkiye'nin güvenlik çerçevesinde aldığı tedbirleri ve teröre yönelik mücadelesini temel hak ve hürriyetlere uygun bulmayan AB, Suriyeli mülteciler yüzlerini Avrupa'ya çevirdiğinde kendi güvenliği ve istikrarı için paniğe kapıldı. Dünyada milyonlarca insan 2. Dünya Savaşı'ndan beri hiç olmadığı kadar yardıma ve sığınmaya muhtaç hale düşerken oralı bile olmayan Batı'nın sözüm ona eğitimli, ‘ileri görüşlü’ ve ‘insan hakları savunucusu’ liderleri, sığınmacılar kapılarında belirip Avrupa’nın eski hortlağı olan yabancı düşmanlığının gölgesi kapıda belirince korkuya kapıldı. 

Yıllarca, Türkiye’ye karşı sopa olarak sallanan ‘Batılı değerler’, ‘AB vizyonu’ gibi ifadelerin yerinde artık yeller esiyordu. Çünkü AB kendini kurtarma derdine düşmüştü. 

Türkiye-AB “geri kabul anlaşması”

Bu nedenle kendilerini Türkiye'nin kapısında buluverdiler; 2016’da vize serbestisi karşılığında Türkiye ile mülteciler için geri kabul anlaşması imzaladılar. Bunun yanı sıra, mültecilerin maddi yükünü neredeyse tek başına sırtlanan Türkiye'ye, pek de bir şey ifade etmeyen ve ancak yarısın ödedikleri 6 milyar Euro'luk destek sözü verdiler. AB sığınmacıları gemilere koyup geri göndermeye hızla başladı başlamasına ama, sözler tutulmadı. AB, önce Türkiye'nin terörle mücadele kanununda değişikliğe gitmesi noktasında inadına devam ederek anlaşmanın kendine düşen kısmını önce tavsattı, sonra da unutturdu. Öte yandan, Türkiye’ye sığınmacılar meselesinde destek vermez ve geri kabul anlaşmasının tadını çıkarırken, Fırat’ın doğusunda da PKK’ya destek vermeyi sürdürdü.

Batılı müttefiklerinden kazık üstüne kazık yiyen Türkiye’nin yeni bir politika geliştirmesi gerekiyordu. Rusya ile ilişkiler düzeldi ve düzelen ilişkilerin ivmesi arttı. Yerle yeksan olmuş Suriye’de kalan canları kurtarmak için Astana sürecinde belirlenen “gerginliği azaltma bölgeleri”ni müteakip, İdlib için Rusya ile özel olarak “Soçi mutabakatı” imzalandı. 

İdlib’de sıkışmış üç milyon sivil, bir süreliğine nefes aldı; ancak Esad’ın ihlallerinin üstüne Rusya’nın hava desteği artınca, Türkiye’nin sınırına bir milyon sığınmacı daha dayandı. Ve en nihayetinde, Ankara’nın canına tak etti. Halihazırda Fırat’ın doğusunda bir “güvenli bölge” oluşturup sığınmacıların ülkelerine dönebilecekleri bir alan sağlamak isteyen, Suriye’deki demografi değişiminin önüne geçmeyi hedefleyen, ancak sığınmacıları istemeyen ülkelerden bile çözüm için destek bulamayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, son İdlib kriziyle beraber, AB’ye yönelmek isteyen sığınmacıları, sırça köşklerinden çıkamayan Avrupalıların keyfi için engellemeye sarf edilen eforu artık kesmeye karar verdi.

Cumhurbaşkanı’nın “zorlayıcı diplomasisi”

Bunun sonucunda Yunanistan sınırına akarak Avrupa’ya gitmek isteyen sığınmacıları günlerdir izliyoruz. Yunanistan’ın durdurabildiklerine karşı uyguladığı insanlık dışı müdahaleleri de görüyoruz. Bunun yanı sıra, Cumhurbaşkanı’nın Avrupa liderlerinden gelen telefonlara neredeyse yetişemediğini de biliyoruz.

En nihayetinde Türkiye’nin sadece Suriyeliler açısından değil, Pakistan, Afganistan, İran, Irak gibi ülkelerden Türkiye’ye gelip burayı transit geçiş olarak kullananlar yönünden de Avrupa için bir tampon bölge görevi gördüğü malum. Peki yediğimiz tüm kazıklara rağmen ve AB sözlerinin hiçbirini tutmamışken, bu yükü tek başımıza sırf insanlık adına taşırız ve taşıdık taşımasına ama, artık ötekilerin de durumun farkına varması ve üstlerine düşen görevi yapması gerekmiyor mu? En azından “geri alım anlaşması” gibi AB’nin geleceğini kurtaran çözümlerin sonucunda, Suriye için Türkiye’ye destek vermesi gerekmez mi?

2015’te sütten ağzı yanan ve parçalanma noktasının eşiğinden dönen Avrupa, yabancı düşmanlığı daha da artmışken bakalım ne yapacak? Bugün Brüksel’e giden Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bakalım ne önerecek? Kati Piri gibi, George Soros gibi Türkiye düşmanları bile, AB’nin geleceği için “Türkiye’ye yardım etmeliyiz” çığlıkları atmaya başlamışken düşünün artık hallerini?

İsteyen istediği kadar “Erdoğan Avrupa’yı sığınmacılarla tehdit ediyor” desin, yaptığına “zorlayıcı diplomasi” diyebiliriz. Kimsenin, kimsenin gözünün yaşına bakmadığı, liderlerin ülke çıkarları uğruna müttefiklerine yönelik baskıyı bile artırdıkları dönemde, keşke olsaydı, ama artık başka türlüsü olmuyor.

Google+ WhatsApp