ABD kötülüğü seçti (1)

ABD kötülüğü seçti (1)


ABD kötülüğü seçti (1)

 

 

Devr-i Trump ile birlikte ABD sistematik veyâ fevrî sâiklerle tekmil dünyâya ârıza çıkarmaya başladı. Kanada’yla, Almanya ile itişen kakışan bir ABD’den bahsediyoruz. Bugüne kadar anlaştığı yegâne rejimin Kuzey Kore; liderin ise Kim Jong -Un olması da tam bir kara mizah konusu. Gündeminde ise Türkiye var.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Kimileri, bunun ârızî olduğunu; Trump gidince -en az 2 sene var- durumun düzeleyeceğini iddia ediyorlar. Dilerim haklı çıkarlar. Ama bu satırların yazarı öyle düşünmüyor. ABD, dünyâ hegemonyasını kurduğu târihten bu tarafa mislinin olmadığını düşündüğüm bir dönüşüm yaşadı: ABD kötülüğü seçti.. Bunu ince ince açmam lâzım geldiğini biliyorum. Onun için bu yazıda bir alt yapıyı kurmaya çalışacağım…

Sık sık kendime ve sohbet ettiğim dostlarıma söylemişimdir: Eğer diyalektik olmasaydı, düşünmeye değer ne kalırdı? Düşünmeye heyecan katan, karşıtlar arasındaki beklenmeyen geçişlerdir. Eğer her şey kendisinden ibâret kalsaydı; belki düşünce târihi devâm ederdi ama işin tadı kaçardı.Cümle mistisizmlerde bu vardır ama aklıma tasavvuf geldi. İnsan tasavvufî metinleri okurken, rüyâ ve hakikât arasındaki perdenin ince geçişlerle nasıl da kalktığını; aşama aşama ,rüyânın hakikâte; hakikâtin rüyâya evrildiğini görür. Hem bireysel, hem de toplumsal târih böyle işliyor. Belki de kültür olarak adlandırdığımız süreçler bu geçişlerin billurlaşmasına, yansımasına işâret ediyor.

Hâl böyleyken; öz nitelendirmelere fazlaca güvenmemek gerekiyor. Açalım…Bir öz nitelendirme aslında, mutlak manâda özle sınırlı değildir. Bundan mâdâ; öz’ün dışında kalan dünyâ ve kişilerle bir tarz ilişki kurmayı ifâde eder. Bir öz nitelendirme, bizim “ne olduğumuza” olduğu kadar, başkalarıyla bunu ne derecede paylaştığımıza ; ama daha mühimi diğerlerinin “ne olmadığına” yapılan bir göndermedir.

Evvelâ paylaşıma bakalım. Bir öz nitelemenin paylaşılması özü tekil olmaktan çıkarır ve benzerler arasında paylaştırır. Bu bir bakıma; öz’ün büyütülmesidir.. Meselâ “Ben mühendisim” demekle “Biz mühendisiz” demek arasındaki geçiş gibi. Öz nitelemeler genellikle sınırlıdır. Belli bir sınıra kadar işler ve tutarlılıkların korunabildiği ölçeklerde kalır.

Şimdi ikinci husûsa bakalım: “Biz mühendisiz” demek, öyle olmayanın; yâni mühendis olmayanların olumsuzlanması; yâni onlara “siz değilsiniz” demektir.

Evet; nitelendirmelerin ve buna dayalı olarak sınıflandırmaların bizlere içinde farkındalık kazanmak gibi bir avantajı hediye ettiğini reddecek değilim. Ama bana öyle geliyor ki farkındalık ,çok defâ sınırların farkındalığıdır. Yâni çok ufuk açıcı değildir. Dahası bir risk içerir. Risk farklılık konu ve algısının , nesnel dâireden çıkması ve değersel bir donanım kazanmasıdır. “Sen mühendis değilsin” demekle “Sen adam değilsin” demek aynı değildir. Diğer taraftan öz niteleme, bir olumlama olarak başlayabileceği gibi bir olumsuzlama olarak da başlayabilir. “Ben adamım” demek yerine, “Sen adam değilsin” demek daha pratiktir. Olumsuzlamaya dayalı ; yâni dolaylı öz nitelendirmelerin , doğrudan olanlara göre daha yaygın olduğunu düşünüyorum. Dünyânın , insanların kötülüklerini ilân etmek, benim “iyi” olduğumu imâ etmektir. Doğrudan yapılan öz nitelendirmeler ne kadar meydan okuyuculuğa, hoyratlığa açılıyorsa; dolaylı yapılanlar da, farkında olunsun veyâ olunmasın bir o kadar riyâyı çağrıştırıyor.

Değersel kavrayış seviyesinde bir sınırın farkına varmanın, varlıkları içe doğru büktüğünü ,orta vâdede bir kütlük doğurduğunu çeşitli tecrübelerden çıkarsayabiliyoruz. Soyut düşüncenin peşinde koşmak ;“daha derinde “ olduğunu varsaydığımız ; daha özlü ortak paydaları yakalamaya çalışmak, aslında işbu öz nitelendirmelerden arınmak içindir. Bu, neticede zaman ve zemin dışı bir insanlık söyleminde son sınırına gelir. “Hepimiz insanız” demek ferahlatıcı görünür. Ama bir vakit sonra bunun hipotetik kaldığını,dramatik-trajik durumlar dışında bir karşılığının olmadığını görürüz. Trajik-dramatik hâllerini bilmeden başka hiç kimseye duygu geliştiremeyen insanları buna misâl verebilirim. “Birisini sevebilmem için ona acımam lâzım” diyen kişiler vardır. Sanki bir insanı değil, onun yaralarını severler. İnsanlığımızı büyük felâketlerde hatırlamak da böyle değil midir? Yaralar iyileşince ,herşey aslına döner…Yâni kabuklarımıza döneriz..

Hepimizin insan olması, aramızdaki farklılıkları ortadan kaldırmıyor. İnsanlar arasındaki farklılıklar her defâsında dirençli çıkmış; soyut düşüncenin birleştirici , yapıştırıcı etkilerini darmadağın etmiştir.. Kaldı ki, bunları dile getirenlerin bile iddialarına kalbî olarak sâhip çıkabildiklerinden şüpheliyim. “İnsanlık” söylemini güzellerken bile zihnimizin kapalı devrelerinde bu söylemi berhavâ eden yırtıcı kıyaslamalar mekik dokur..

Hâsıl-ı kelâm; bizi dış dünyâya karşı soğutan; ama içimizdeki ateşi de insafsızca harlayan farklılıklarımızdır. Farklılıkların bunaltıcı abartısıyla ,farksızlığın fetişizmi arasında savrulup gidiyoruz. Farklılıkların bastırılması ile gönülü aşılmak istenmesi arasındaki manâlı bir geçiş bulmak bile bana artık çok zor geliyor. Farklılıkların ayyuka çıkartılması ise, pratik olarak tecrit ve öztapınma ihtiyâcı dışında bugüne kadar bir şey vaad etmiş değil. Devam edeceğiz…

 

YENİ ŞAFAK

Google+ WhatsApp