ABD hegemonyası

ABD hegemonyası


ABD hegemonyası

 

Hegemonya kavramı, Gramsin’in yorumladığı gibi doğrudan şiddet içermeyen fakat çeşitli baskı mekanizmaları ile birey ya da devletlerin yönlendirilmesi ve gönülsüz bir rıza inşa edilmesidir. Hegemonik güçlerin etkin olduğu dünyada toplumlar bir şeye rıza gösteriyor gibi görünseler de bunun arka planında psikolojik baskı mekanizmalarının yer aldığını görürsünüz.  Hegemonya devletlerin, emniyet, polis, karakol gibi sistemlerinin dışında medya gibi ideolojik aygıtları da vardır. Baskı altına almak istedikleri toplumları medyayı etkin şekilde kullanarak rıza göstermeye zorlar ve dolaylı yollardan hedeflerine ulaşırlar.

1990’larda sosyalist bloğun çöküşü ile kendine yer bulan ABD, hegemonyasını sürdürebilmek için mekanizmalarını etkin hale getirerek birey ve toplumlar üzerinde baskı oluşturmaya, gözdağı vermeye devam etti. Dünya üzerinde hegemonik bir etki oluşturmaya çalışan ve demokrasi, temel hak ve özgürlükler gibi kavramları kamuflaj yapıp işgal ettiği ülkelerin bütün kaynaklarını gasp geden ABD zihniyeti, bu hegemonik gücün ebedi devam edeceğine inandı. Fakat tarihi gerçekler bize adalet ekseninden uzaklaşan devletlerin çökmeye ve yok olmaya mahkûm olduğunu gösteriyor. Hakları ellerinden alınan masum insanları ayakta tutan tek gerçek; bir gün zorbaların alaşağı edilip Allah’ın adaletinin hâkim olacağı gerçeğidir…

 

Hegemonyasına “Yeni Dünya Düzeni” söylemi ile meşruiyet kazandırmaya çalışan ABD, 1990 yıllarda Irak’a ve Afganistan’a daha sonra Libya ve Suriye vb. ülkelere düzenlediği operasyonları masum gösterebilmek için hep bir bahane üretti. Kimyasal silah bulundurma, Şii-Sünni, Kürt-Türk, fundamantalizm, Taliban rejimi, DEAŞ gibi kulaklarımızın aşina olduğu ifadeler. Medya ve diğer baskı mekanizmaları üzerinden bu kavramları yayarak bilinçsiz kitleleri harekete geçiren hegemonik güçler binlerce masum insanın açlığa, yoksulluğa düşmelerine ve ölümüne neden oldular.

ABD dünya üzerinde kurduğu despotizmini sürdürebilmek için medya ve diğer baskı mekanizmalarını adeta bir silah gibi kullanıyor. Ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel baskı ve dayatmalara maruz kalan toplumlar, bu zihniyetin hegemonyasına boyun eğmek zorunda bırakılıyor.

Geçtiğimiz günlerde ABD Başkanı kalktı ve halkın büyük çoğunluğunun oyu ile başa gelen Venezüella Başkanı Madura’ya karşı açıklamalar yaptı, muhalefet liderini geçici başkan olarak kabul ettiğini ilan etti. Siyasi, politik çevreler, okyanuslar ötesinden emirler yağdırarak bir ülkenin seçilmiş başkanını indirmenin kabul edilemez olduğunu açıklasalar da, bunun ötesine geçemediler ya da geçmeye cesaret edemediler.

Şunu hepimiz biliyoruz ki, ABD Başkanı bu talihsiz açıklamayı yoksullaşan ve açlığa maruz kalan Venezüella halkının salahı için yapmadı. Burada hedef dünyada hatırı sayılır kaynaklara sahip olan Venezüella’nın zengin petrol rezervleri, altın, doğalgaz ve diğer kaynaklarıydı. Sanırım ABD Afganistan’ı işgal edilecek diğer devletler için bir test unsuru olarak gördüğü gibi Venezüella’yı da hedef tahtasına oturtulan devletler için bir nevi laboratuar olarak kullanacak. Bütün bunlar gerçekleşirken, uluslararası arenada sözde insan hak ve özgürlüklerine yönelik kurulan bütün kuruluşlar hak ihlaline uğrayanların yanında değil, hegemonik güçlerin yanında yer alıyorlar, sadece onların haklarını koruyorlar.

Peki, ABD ve dostları dünya üzerinde hükümranlığa soyunurken adaletin ikamesi ile sorumlu olan Müslümanlar ne yapıyorlar? Ne yazık ki onlar etnik ve mezhepsel çatışmalar üzerinden birbirlerini vurmaya ve zayıf bırakmaya devam ediyorlar. Bir araya gelip bir diriliş destanı yazmaya ve yeryüzünün her zerresine adaleti dağıtmaya niyetleri yok. O nedenle ortam tamamen Siyonist, kapitalist eşkıyalara kalıyor.

 

milli gazete

Google+ WhatsApp