Abbâsî Medenî’nin ardından…

Abbâsî Medenî’nin ardından…


Abbâsî Medenî’nin ardından…

 

 

Emevî İmparatorluğu’nun bugünkü İslâm coğrafyasının büyük bir kısmına yayıldığı zirve yıllarda, Kuzey Afrika’daki fetihler Ukbe bin Nâfi isimli bir komutana emanetti. 621’de Mekke’de dünyaya gelen Ukbe, gençlik yıllarından itibaren, anne tarafından yakın akrabası olan Amr bin Âs’ın gözetiminde askerî seferlere katılmaya başlamıştı. Doğuştan sahip olduğu yeteneklerin de yardımıyla ordu içinde hızla yükselen Ukbe, Kuzey Afrika’da fetih üstüne fetihler gerçekleştirdi. Emrindeki askerlerin sevk ve idaresindeki başarısı yanında, strateji geliştirmede de usta bir isimdi. Onun, nihayet Mağrib’in en uç noktasına ulaşıp, atını Atlas Okyanusu’na sürerek ettiği “Rabbim! Eğer şu deniz engel olmasaydı, senin dinini yaymak ve küfür ehliyle savaşmak için, Zülkarneyn’in yaptığı gibi nice ülkeleri fethederdim!” yakarışı meşhurdur. Batılı tarihçilerin “Müslüman İskender” lakabıyla andığı Ukbe, 682’de yine bir harekâttan dönerken, bugünkü Cezayir’in Biskra şehri yakınlarında Berberîler tarafından pusuya düşürülerek şehit edilmişti. Kabrinin bulunduğu yer, kendi ismiyle anılıyor: Sîdî Ukbe.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 

Şehirler de kimlik ve karakter taşır. Sîdî Ukbe, yüzyıllardan beri sadece Cezayir’in değil bütün Kuzey Afrika’nın en derinlikli manevî merkezlerinden biri olmayı sürdürüyor. Ukbe bin Nâfi’nin kabri ve mescidi, dinginlik ve huzur arayanların sığındığı bir liman hüviyetinde her zaman. Şehre adeta Ukbe’nin sapasağlam karakteri ve cihad ruhu sinmiş durumda. Sîdî Ukbe’den yetişenlerin de aynı çizgiyi takip etmesi, bu anlamda aslında hiç de sürpriz değil. Tıpkı, 28 Şubat 1931’de Sîdî Ukbe’de dünyaya gözlerini açan Abbâsî Medenî (ismi, bizde hatalı biçimde “Abbas” olarak bilinir) gibi…

Çevresinde etki sahibi bir imamın oğlu olarak doğan Abbâsî Medenî, gençlik yıllarından itibaren Fransız sömürgesine direniş hareketlerinde yer almaya başladı. 1954’te Fransızlar tarafından tutuklanan Medenî, yedi yıl hapiste kaldıktan sonra 1961’de serbest bırakıldı. Ertesi yıl Cezayir’in Fransa’dan bağımsızlığını kazanmasından sonra politik hayata atılmayan Medenî, askerler tarafından yeni kurulan hükümetin seküler uygulamalarına karşı, 1964’te “el Kıyem” (Değerler) isimli teşkilâtı oluşturdu ve eğitim çalışmalarına başladı. 1975-78 arasında eğitim sahasındaki doktorasını tamamlamak üzere İngiltere’ye giden Abbâsî Medenî, Cezayir’in ekonomik ve sosyal açıdan büyük çalkantı yaşadığı 1980’lerde hükümet karşıtı protestolarda yer aldı. 1982-84 arasını hapiste geçiren Medenî, serbest bırakıldıktan sonra yeniden öğretim üyeliğine dönse de, politik aktivizmden vazgeçmedi. 1988’de Cezayir çapındaki protesto gösterileri, Cumhurbaşkanı Şazlî Bincedîd hükümetini, çok partili hayata geçişe mecbur bıraktı. Oluşan özgürlük ortamında, Abbâsî Medenî ve arkadaşları, 1989’da İslâmî Selamet Cephesi’ni (Fransızca kısaltmasıyla: FIS) kurdular.

Gerisi malum: Önce mahallî sonra da genel seçimlerde FIS’ın kazandığı büyük halk desteği, Cezayir ordusunun politik sürece direkt müdahalesine yol açtı. 1991’de Abbasî Medenî ve arkadaşları tutuklandılar, ardından Cezayir, yaklaşık 10 yıl devam edecek kanlı bir iç savaşa sürüklendi. 1997’de serbest bırakılarak ev hapsine alınan Medenî, 2003’te tedavi için Cezayir’den ayrılarak Katar’ın başkenti Doha’ya sürgüne gitti. 24 Nisan 2019’da 88 yaşında vefat edinceye kadar da Doha’da yaşadı.

***

Abbâsî Medenî, partisinin özellikle Cezayir’in kırsal kesimlerinde büyük çıkış yaptığı 1990 mahallî seçimlerinden hemen sonra, “Kadâyâ Devliyye” isimli derginin kendisine sorduğu “Ordunun harekete geçmesinden endişe ediyor musunuz?” sorusunu şöyle cevaplamıştı: “Ordunun böyle bir şey yapacağına inanmıyorum. Ordu bizim ordumuzdur, nasıl bize karşı olabilir ki? Cezayir ordusu, politikadan uzaklaşmış ve kendisini ülkeyi savunmak göreviyle sınırlamıştır.”

Kısa bir zaman sonra, bu cevaptaki iyimserliğin tam aksi tecelli etmiş olsa da, Abbâsî Medenî, 2005’te Cumhurbaşkanı Abdulaziz Buteflika ve Cezayir ordu yönetimine bir mesaj daha göndererek desteğini iletmişti. Aynı tavrı Necmettin Erbakan’ın “Ordu bizim gözbebeğimizdir” türünden açıklamalarında veya Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin Mısır ordusuyla ilgili övgü dolu sözlerinde de görmek mümkündür. Kendi dönemlerinde “dar görüşlülük” veya “ferasetsizlik” olarak yorumlanabilecek bu adımların, uzun vadede, söz konusu siyasî çizgilerin devletlerin ana damarıyla irtibatı sürdürebilmesi noktasında, ilerisi düşünülerek atılmış mantıklı ve makul adımlar olduğunu tarih ispat etmiştir, yine edecektir. Her ne kadar gadre uğramış ve hakları yenmiş de olsalar, ordusuz ve devletsiz olunamayacağı gerçeğinin idraki, tüm bu isimlerin (ve benzerlerinin) sonrakilere hatırlattığı bir diğer hakikattir.

***

Vefatının Cezayir’de bir değişim ve dönüşüm sürecine denk gelmesiyle, Abbâsî Medenî’nin ülkesine defnedilebilmesi mümkün oldu. Ailesinin cenazeye katılmasına müsaade edilmese de, kendisini uğurlayan Cezayirli hemşehrilerinin gösterdiği coşku, yaşarken attığı tohumların toprakta çürüyüp gitmediğinin açık bir ispatıydı.

Yeni nesil İslâmcıların imtihanları, eski dönemlerden elbette farklı olacak. Ama öncülerin yaktığı ışık, hiçbir zaman sönmeyecek ve ufuklardan eksilmeyecek.

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp