12 Eylül’den 15 Temmuz’a Darbeler

12 Eylül’den 15 Temmuz’a Darbeler

“Kısım” denen sınıflarda oturduk. Gökyüzü, dikdörtgen avluda sersemlemiş beynime maviliğini gönderiyordu. İlk hapis duygusunu hissedişim boşuna değilmiş. Buraya harbiye öğrencileri “Sağmalcılar” dermiş. Sınavı kazanmış, okumaya, subay olmaya gelmiştik … Binadan çıkarsanız öğrencilik hakkını kaybedersiniz diyorlar. Dokuz gün avluda

12 Eylül’den 15 Temmuz’a Darbeler

 

 

Ağustos 1977 Kara Harp Okulu / Ankara / Ayrı Bir Gezegen

Gençlik yıllarımın başında, Ankara’nın bir köşesinden , hiç bilmediğim bir başka köşesine gelmiştim. Sonradan “Merkez Site”  olduğunu öğreneceğim devasa binanın iç avlusuna götürüldük.

“Kısım” denen sınıflarda oturduk.

Gökyüzü, dikdörtgen avluda sersemlemiş beynime maviliğini  gönderiyordu.

İlk hapis duygusunu hissedişim boşuna değilmiş.

Buraya harbiye öğrencileri “Sağmalcılar” dermiş.

Sınavı kazanmış, okumaya, subay olmaya gelmiştik …

Binadan çıkarsanız öğrencilik hakkını kaybedersiniz diyorlar.

Dokuz gün avluda volta atarak, dikdörtgen gökyüzünü seyrederek bekledik.

Bir gün ses patlamalarıyla yankılanan avluya geniş giriş kapısından, eğitim elbiseli, silahlı teçhizatlı harbiye bölükleri giriyordu, marşlar söyleyerek.

Üst sınıflar eğitim kampından dönüyorlarmış.

Milliyetçi bir Anadolu çocuğu olarak tuhaf, kırık, sersem dolaşırken; içimden bir ses “Nerdeyim ben?” diye bağırıyor.

Sorunum içimi acıtıyor : Namaz kılamamak.

Yüzlerce odanın içinde namaz kılacak bir yer yok.

Eğitim elbisesi, silâh ve teçhizat dağıtıyorlar.

Temel eğitim alıştırmaları (yanaşık düzen eğitimi) ardından eğitim kampına İzmir Menteş’e götürüyorlar.

Ramazan geliyor. Gizli saklı ağaçların arasında kılmaya çalıştığımız  “Namaz Sorunumuza”, bir de ”Oruç Sorunumuz” ekleniyor.

Halkın peygamber ocağı diye baktığı Ordu’nun subay mektebinde dine dair bir alâmet yok.

Ramazan’ın burada kıymet-i harbiyesi yok.

Askerlik yemini öncesi ilk kampımızda, büyük bir utanç, derin bir hüzünle ancak hafta sonları , gizli saklı, ekmek torbamızdaki  kuru ekmek, kantinden aldığımız kek, çikolata benzeri şeyler ve mataramızdaki su ile oruç tutabiliyoruz…

Sahur mekânımız, üst sınıfların bir zeytin ağacı gurubunun iç zeminini tesviye ederek branda yerleştirdikleri gizli namazgâhımız.

Ay bütün ışıklarını salıp, gökyüzü lambamız ışıksız namazgâhımızı aydınlatırken “Yalnız değilsiniz “ diyor sanki. Sivrisinekler büyük bir iştahla ellerimize ayaklarımıza yüzlerimize saldırıyor…

Anadolu’nun çeşitli yerlerinden sivil lise kaynaklı gelen çoğu kavruk gençlerle, askerî liselerden gelenler arasındaki farklar o denli çok ve yoğun… Sivil kaynaktan gelenlere “Kayd-ı Kabak” diyorlar arsız bir keyifle. İçlerinde çok temiz arkadaşlar bulunsa da azınlıktalar. Çoğu sigara içiyor. İçki, kadın-kız, argo, belden aşağı konuşmalar kısa hayatlarının ayrılmaz parçası olmuş. Onlar da Anadolu çocukları idiler, ne yazık devşirilmişler.

 

Eğitim kampları, askerî okullar, kışlaların ruh dünyamızla, medeniyetimizle, kültürel kodlarımızla (Özellikle Adab-ı Muaşeret kuralları), milletin ortak ülküleriyle ne yazık ki bağları, bağlılıkları çok zayıflamış.

İkinci kamp dönemi Ramazan’dan yaklaşık on gün önce, oruç tutmak isteyenlerin isimlerini yazdırmasını istediler. Bizim devrenin yarıya yakını isim yazdırmıştı. Komuta kademesi bundan hiç hoşlanmamış olacak ki, çok ağır bir eğitim süreci başlattılar. Ramazan’a birkaç gün kala “Hâlâ oruç tutmak isteyen var mı?” diye sordular. Dört yüzü aşkın oruç tutmak isteyen Harbiyeliden geriye seksen civarında kişi kalmıştık. “Bu kadar az kişi için yemek çıkmaz, oruç tutmayacaksınız, vazife ibadetten önce gelir “ dediler.

Ülkücü bir Anadolu çocuğu olarak Din- Devlet- Ordu- Vatan- Millet kavramlarına ilişkin çok şey bilmesem de kampta karşılaştığım muameleler, hissettiklerim kalbimi beynimi alabora etmişti : Burası neresiydi, apayrı bir gezegen miydi?

Ramazan gelince, devşirilememiş Anadolu çocuğu seksen Harbiyeli, sahursuz oruç tutmaya başladık. Komuta kademesi, en ağır eğitimleri yaptırmaya başlamıştı.

Nöbetçi subayların en önemli işi, sahur vakti öğrenci avlamaya çıkmaktı. Yemekhane kameriyelerinde ışık yakıp, kuru ekmekle de olsa sahur yemeği yemek yasaktı. Aksini yapan olursa oda hapsi ile cezalandırılıyordu.

Ama yılmadık. Gizli namazgâhımızda gizli sahurlar yaparak oruç tutmaya devam ettik.

 

Subayların kimileri oruçlu olduğunu tespit ettikleri öğrencilere zorla su içiriyorlar, denize girmek istemeyen oruçlulara hakaret ederek, “Denize marş marş” komutu veriyorlardı.

Komuta kademesi bununla da yetinmeyip en ağır en yoğun tatbikatları Ramazan ayına plânlamışlardı.Denizden karaya yapılan çıkarmalar dahil.

Sabah 07.00’de başlayan eğitim 18.00 e kadar sürüyor. Sıcaklık gölgede 45 derece.

Her gün ikindi güneşi altında beş kilometrelik teçhizatlı koşu yaptırıyorlar.

Allah’tan yardım dileyerek direniyoruz.

Bir taarruz tatbikatının bitiminde hedef bölgesindeyiz. Üzerimizden ter fışkırıyor. Bitkin vaziyette oturuyoruz. Oruç tutmayanlar suya saldırıyorlar. Bir kısmı kusuyor. Oruçlu bir avuç arkadaş kenarda oturuyoruz. Üzerime bir esinti geliyor, sıkıntılarımın yorgunluğumun hafiflediğini, orucun beni tuttuğunu hissediyorum.

İftar saati yazın uzun günleri dolayısıyla 20.45. Oruç tutmayanlar akşam yemeklerini 19.00 civarında yiyorlar. Soğuyan yemeklerin başında, tevekkülle iftar saatini bekliyoruz. Gece nöbetleri de tuttuğumuzdan dört saatten fazla uyuyamıyoruz. Akşam yemeğinden artanları ayırıyoruz ama ya bozuluyorlar ya da dökülmüş oluyorlar sahur vaktinde…

Yukarıdaki anıları, bilinenin aksine Ordu’nun İslâm karşıtlığının 28 Şubat darbesi döneminde bir kısım komuta kademesinin görüşü olmadığının altını çizmek için anlattım.

Askerî Okullar ve Kışlalarda Eğitim/ Öğretim Esasları

1. Askeri okullar Kemalist rejimin can damarıdır. Rejimi koruma ve kollama görevi onlara verilmiştir. İç Hizmet Kanunu 35. maddenin kaldırılması darbe girişimlerini önlemeye yetmez.

2. Askerî okullar müfredâtı, temel İslâmî değerlerle uyuşmayı bırakın, seküler ve laik cumhuriyetin Eğitim Bakanlığının plânlama, yönlendirme, gözetim ve denetiminden bile tamamen bağımsızdır.

 

3. Tevhid-i Tedrisat Kanunu sivil eğitim müesseselerini kuşatırken, askerî okullar tam bir özerklik içerisinde askerî bürokrasinin ideolojik tasarımına maruz kalmıştır.

4. Ülkemizin temel değerlerinden bağımsız ve hatta o değerler karşısındaki asker kafası, Kemalist rejimin doğrularını mutlak doğru kabul ederek inşa edilmiştir.

5. Osmanlı İmparatorluğu gerileme döneminde Harbiye- Mülkiye- Tıbbiye (Diğer bir tasnifle Seyfiye- İlmiye- Kalemiyye)   öğrencileri yoğun bir batılılaşma sürecinden geçirilmiştir. Osmanlı Padişahlarının kontrolü kaybettiğini,  güvenlik bürokrasisi başta olmak üzere Mülkiye ve Tıbbiye’deki batılılaşmış müntesiplerin sisteme egemen olduklarını görürüz.  Her alanda olduğundan daha fazla eğitim alanında batılılaşma yaşanmış; İslâm’ı esas alan inanç biçimi, yerli ve millî normatif değerler, bırakınız muhafaza edilmeyi, geri kalmışlığın ana nedeni sayılmış, suçlu ilân edilmiştir.

6. Osmanlı eğitim sisteminde batılılaşma askeri okullar eliyle olmuştur.

7. Cumhuriyeti kuran kadrolar Batı’nın tüm değerlerine teslim olmuş Osmanlı askerî kadrolarıdır.

8. Son dönem Osmanlı bürokrasisi ile Cumhuriyeti kuran kadrolar, geri kalma nedenimizin İslâm’dan kaynaklandığında hemfikirdir.

9. Kemalizm, İslâm’ı hayatın her alanından silebilmek için tepeden inmeci baskılarla hilâfeti kaldırmış, alfabeyi, kılık kıyafeti değiştirmiş, İslâm’ı Anayasa’dan çıkararak laik devlet yapılanmasının gölgesinde seküler bir eğitim seferberliği başlatmıştır. Yeni alfabe ile okuma /yazmanın kolaylaşacağını, cahilliğin biteceğini iddia etmelerine karşın on yıllık süreçte okuma yazma oranı ancak % 9 arttırılabilmiştir.

10. Cumhuriyeti kuran asker kadrolar, sivilleri Osmanlı’da olduğu gibi “Başıbozuk” nitelemesine tâbî tutmuştur. Sivillere güvenilmez. Ülkenin esas sahibi askerlerdir. Ülke askerlerin ganimetidir. Her Harbiyeli geleceğin kudretli generali, cumhurbaşkanıdır.

11. Suçlu ilan edilen İslâm’dan, yerli ve millî diğer değerlerden mutlak anlamda soyutlanmış askerî okul ortamlarında genç çocukların zihinleri ideolojik halaskârlar olarak keskinleştirilir.

12. Hiçbir subay- astsubay- askeri öğrenci korkmadan camii ya da mescide gidemez, oruç tutamaz. Diğer dini vecibelerini yerine getiremez. Eşlerinin tesettürlü olmaya hakları yoktur. Askerî öğrenciler akademik kadrolardan ziyade, bu formattaki komuta kademelerinin kuşatması altındadır.

13. Eşi başörtülü general göremezsiniz.  Babasının sakalını kestiren generaller vardır. Öyle bir korku imparatorluğu kurulmuştur ki generaller bile sistemin kırmızı çizgilerinin dışında görünmekten korkmaktadırlar.

14. Namaz, oruç, tesettür alay ve yasak konusu iken; içki içmemek, dans etmemek ayıptır. Personel (öğrenciler bile) içki, kadın, eğlenceye yönlendirilir.

15. Yukarıdaki yapı, bir kısım generallerin değil askeri bürokrasinin resmî görüşüdür. Sağduyulu kimi personel olsa da onların özgül ağırlığı yoktur.

 

16. “Peygamber Ocağı” dense  bile – generaller şiddetle karşı çıkarlar ki doğrudur- Batılı değerlerin ideolojik fikirlerini, insana ve yaratıcıya bakışını içselleştirmiş ve buna uygun hayat tarzını benimsemiş bir orduya peygamber ocağı nasıl denilebilir?

17. Ne garip bir tecellidir ki, Osmanlı İmparatorluğu’nun güçlü dönemlerinde Hıristiyan  tebanın çocukları devşirilirken; Emperyalist Batı’ya karşı istiklal mücadelesi vererek ülkeyi kurtardıklarını iddia eden Batı’nın gönüllü uşaklığını yapan sivil/asker kadrolar, Anadolu insanının çocuklarını Batı adına devşirmeye başlamışlardı. Askerî okullar, kışlalar, lojmanlar, orduevleri arasında toplumdan soyutlanan devşirilmiş bu kadrolar, kendi milletine ve değerlerine karşı darbe üstüne darbe yapmayı görev telakki etmişlerdir.

Devam Edecek….

 

 

M.Yavuz Ay/Her Taraf

Google+ WhatsApp