12 Eylül

12 Eylül


12 Eylül darbesinin üzerinden tam tamına kırk sene geçti. Bugün darbeyi birebir hatırlayan o zamanın gençleri artık yaşlılık evresindeler. Birer birer hayattan çekiliyorlar. Nüfûsumuzun kâhir genç ekseriyeti için 12 Eylül sanki târih öncesi yaşanmış bir hâdise gibidir.

Kahredici olan artık 12 Eylül ile hesaplaşmanın nerdeyse imkânsız bir hâle gelmiş olmasıdır. Elbette hiçbir şey o zamanki gibi değil. Ama 12 Eylül, içi şöyle böyle değişmiş olsa da hâla azımsanmayacak kurum ve kuruluşu ile hayatımızda. Hâsılı 12 Eylül ile topyekûn hesaplaşma ve onun tesirlerinden arınmak mümkün olamadı. En başta iktidâra gelirken bu iş için söz veren siyâsal kadrolar savsakladı bu işi. Toplum ise bunun tâkipçisi olmadı. Kanâatimce esas üzerinde durulması gereken de bu. Gâliba milletçe bu işi unutmak istiyor, defteri kapatıyoruz. Her cenâhın kendisine göre bir hesâbı var. Nihâyette o hesaplar belirleyici oluyor.

Doğrusu bütün suçu 5 generale veyâ tek başına orduya yıkmak ve tartışmaları bu kısır dâirede yürütmek bir basitçilik. Basitçi yaklaşım târihsel-siyâsal olayları “iyiler-kötüler”, “mazlumlar-zâlimler” ikilemine kaydırmakla mâlûldür. Hâlbuki bu ayırım sâdece destanlarda vardır. Hayâtta ise çok daha karmaşık ve karşılıklı ilişkiler mevcûttur. Darbeler târihinde de bunu çok açık bir şekilde izleyebiliyoruz. 27 Mayıs Darbesi’ni “karanlık”, “gerici” güçlerin iktidârını yansıtan “müstebit” DP iktidârının devrilmesi ve “ilerici” bir hareket olarak görüp alkışlayanlar, 12 Mart’ı ABD’nin güdümündeki “karanlık faşizan” kafalı generallerin memleketin ilerici güçlerini ezmek için yaptıklarını yazıp çizdiler. Eğer 9 Mart Cuntası kazanmış olsaydı, aynı kalemler zafer nâraları atacaktı. Diğer taraftan 27 Mayıs’ı bir felâket gibi görüp, Menderes ve arkadaşları için gözyaşı dökenler, 12 Mart’ı, eğer iktidâra gelirse bütün kadınları ortak kullanıma açacağına inandıkları komünizm belâsını durduran bir hareket olarak kutladılar. İntikamcı bir yaklaşımla “Bu defa da sizden 3 kelle” diyerek Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamını desteklediler. Demek ki zihinlerde zimnen bir “benim darbem”, “senin darben”; “iyilerin darbesi”, “kötülerin darbesi” diye bir ayırım vardı. Bu artık biliniyor. Ama hayâtın saçaklı yollarını dikkâte alacak olursak daha ilginç şeyler çıkıyor ortaya. “Evet, 27 Mayıs çok ilerici bir harekettir. Ama Menderes ve arkadaşlarını asmamak icap ederdi. Bu hatâ olmuştur” diyenler ile “Evet, memleketimiz komünizm tehlikesinden kurtardıysa da 12 Mart hoş olmadı. O gençleri asmak hatâ oldu” diyenler bence anaakımı oluşturuyor ve esas sıkıntı da burada yatıyor. 12 Eylül işte bu aradaki “amalı” bakışın füzyonu olarak tecelli etti. Darbelerle hesaplaşmayı engelleyen; darbeler için âdetâ bir sigorta işlevi gören de işte bu “amalı” bakıştan başkası değil.

12 Eylül bir “darbeler üstü darbe” , “halkın darbesi” edâsıyla geldi ve işgördü. Destek tabanını ne sağ ne de sol olarak belirledi. Her iki cenaha da savaş açtı. Konya Mitingi, komünistlerin ve ülkücülerin işgâlleri eş anlı olarak hedefe kondu. Milyonlarca insan Kenan Evren’i ve şürekâsını bağrına bastı. Hiçbir direniş olmadı. Herkes, siyâsî liderler, en azılı militanlar bile kuzulaştı. 12 Eylül’ün o kepaze Anayasası %90’ların üzerinde bir destekle kabûl edildi. Zarfın şeffaflığı masalına inanmayın. 12 Eylül halkın büyük desteğini kazandı. Bu da generalleri ve onun işbirlikçisi olan kadroları alabildiğine fütursuzlaştırdı. Ağır işkencelere uğrayan yüzbinlerce insanın yaşadıkları ise ihmâl edildi. Hattâ idam ve işkencelerden bahsedilen kahvehanelerde “hak ettiler” kabilinden onaylandı. Halkın darbe sonrası yapılan ilk seçimlerde, Evren’in desteklediği Turgut Sunalp’in partisine değil, Turgut Özal’ın partisine oy vermesi, halkın darbe karşıtı hislerinin yansıması olarak anlatılır. Buna da inanmamak gerekir. ANAP kadroları, en başta 12 Eylül kadrolarından devşirildi. ANAP’ın 12 Eylül ile asla derdi olmadı. Daha sonra iktidâra gelen partiler de 12 Eylül ile hesaplaşma işini hep savsakladılar. Darbe yasalarının iktidarlara tanıdığı avantajları sonuna kadar kullandılar.

12 Eylül’ün mağdurları ise darbeyi kendilerine yapılmış gibi gördüler. Hasımlarına yapılanları ise görmezden geldiler. Her kesim kendi mağduriyetini abartarak andı 12 Eylül’ü. Erdal Eren’in idâmı ülkücülerin; Mustafa Pehlivanoğlu ise devrimcilerin ilgisini çekmedi.

1979 İran Devrimi’nin yol açtığı sarsıntı, Yunanistan’ın NATO’ya yeniden kabûlü gerekiliği, Afganistan’daki Sovyet işgâlinin doğurduğu sıkıntı, ABD jeopolitik ve jeostatejisini Türkiye ve Pakistan’a kaydırdı. Kenan Evren-Ziya ül Hak darbeleri bunun neticesiydi. Pakistan’ın darbe öncesi yaşadığı kaos ile Türkiye’nin 12 Eylül öncesi yaşadığı kaos tek yumurta ikizidir. Elbette 12 Eylül’ün işkence ve zulmünü bağışlatmaz; ama “mağdur” ve “mazlumları” “zâlimlerin” değirmenine az su taşımadılar. Çok kanlı, çok kurbanlı ama gelin görün ki kesin mizânı yapıldığında “sıfır toplamlı” bir oyundur 12 Eylül.. Dramatik olan da bu..

Google+ WhatsApp